para buldum

  Blog Yazmaya Karar Verdirtecek Bir Tatil…

Maldivler’e mi gitsek…

Maldivler’e gitme fikri benim aklıma aynen şu sıra ile girdi; “tamam evleniyoruz” kararı almak, “kuru kuru evlenemiyoruz, e düğün o zaman”a varmak; düğünleri sevmiyoruz, “e havuç o zaman”a gelmek…Havuç balayı oldu ve düşünmecelere, araştırmacalara başlandı. Sonra ben kendi kendime o egzotik kelimeyi sayıklamaya başladım. Sonra sesli olarak Özgür’e sayıklama seansları yaptım. Biraz fiyat ve yorum araştırmasından sonra ise “evet bunu yapabiliriz, egzotik (!) ama neden olmasın” dedik. Bu kararda bizleri “insan öyle bir yere balayı dışında gitmez zaten” diyerek gazlayan herkese teşekkürü borç biliyor ve bu vesileyle ödüyorum. Fakat şunu da belirtmeden geçemiyorum; “orası öyle bir kere gidilip, 3-5 fotoğraf çekip yeni klasörler açıp, zamanla da unutulabilecek bir yer değil efendim…” 

Peki Maldivlere Nasıl Gidilir?

 

İki temel yol var diyebiliriz; üşenmez ve “tüm organizasyonu ben yaparım” derseniz booking.com’a girersiniz, otelinizi beğenir, rezervasyonunuzu yaptırırsınız. Otel beğenirken (kişisel tercih ve zevkleriniz dışında) göz önünde bulundurmanız gereken konuların başında otelin Male’ye olan uzaklığı gelmelidir. Eğer bu uzaklık belirli bir mesafenin üstündeyse; havaalanından otele deniz uçağı ile gitmeniz gerekecektir ve bu ekstra bir maliyettir. Biz seyahati özel bir tur firması aracılığı ile organize ettiğimiz için paket halinde aldık; bu nedenle transfer maliyetlerinin ne derece farklılaştığı konusunda detay bilgi veremeyeceğim. Fakat transfer talebinizi otel rezervasyonu sırasında belirtmeniz halinde, uçuş sonrası uğraşmanıza gerek kalmayacak şekilde önceden ayarlayabileceğinizi biliyorum. Uçak biletleri için de iki temel firma seçeneği ile birlikte 3 farklı rota seçeneği mevcut. Emirates veya Qatar ile uçabilirsiniz. Doha veya Dubai aktarması yapabilir veya direkt uçabilirsiniz. Bu aralar THY’nin de uçmaya başladığını duydum. Bu 3 havayolunu tuzluluk oranı anlamında sıralamamız gerekirse benim gördüğüm kadarıyla Qatar Marmara Denizi ise, THY Ege; Emirates ise Akdeniz. Ege ve Akdeniz’in içiçe geçmişliklerine paralel bir şekilde, THY ile Emirates arasındaki tuzluluk oranı çok da farklı değil.
 

Maldivler Nedir?

 

Maldivler 90 bin km kareye yayılmış adalardan oluşan, dünyanın (bence) en acayip coğrafik yapısına sahip devletidir. Resmi adı ile kendisi bir Cumhuriyet olup, çoğu neredeyse tam bir daire oluşturan adalar topluluklarına verilen ad ile  Atol’lerden oluşmaktadır. Atol’leri eyaletler gibi düşünebilirsiniz (bu benzetmeyi Yengeç Yarıştırıcısı’ndan çaldım bu arada, yazının devamında kendisinden bahsedeceğim). Hindistan Yarımadasının en güney noktasının güney batısında yer almaktadır. 

Biz Nasıl Gittik ve Neler Yaptık…

 

Bu kadar teknik bilgi bence şimdilik yeterli. Artık seyahatimizi anlatmaya başlamak istiyorum. Sizlere elimden geldiğince teknik bilgiler vermeye devam edeceğim.

Biz Maldivler’e Qatar Havayolları ile Doha aktarmalı uçtuk. İlk uçuşumuz 19:30’da başladı ve aşağı yukarı 00:00 civarında Doha’ya vardık. Doha Katar’ın başkenti ve aşağı yukarı Arap Yarımadası’nın Basra Körfezi kıyısındaki orta şeridinde yer alıyor. Doha ile Türkiye arasında saat farkı yok. Doha’dan saat 01:30’da havalanarak sabah 07:30’da varış noktamıza iniş yaptık. Arada iki saat fark olduğu için aslında altı buçuk değil dört buçuk saat uçmuş olduk. Böylece toplam seyahat süremiz aşağı yukarı 9 saat gibi bir şey oldu. Burada önemli bir not iletmek istiyorum. Yeryüzünde “Maldivler fobisi”ne sahip bir grup insan var; bu insanların fobileri de 3 ana başlıkta kendilerini gösteriyor; sıkıntı fobisi, uzaklık fobisi ve yemek fobisi. Bu fobilerin her birini test etme şansını buldum ve hepsinin tek tek çöküşünü zevkle izledim. Yol da bunlardan biriydi. Aralıklı olarak 9 saat uçmak insana pek de koymuyor açıkçası, ben sabah 5’de evden çıkıp, gece 12’ye kadar eve dönemediğim ve eve geldiğimde okumayı unuttuğum çalışma günleri biliyorum…Maldiv seyahati bunun yanında  sinek ısırığı gibi.

Elinizde bir Maldivler bileti varsa,  check-in sırasında cam kenarı istediğinizi iletmeyi unutmayın. Böylece alçalma esnasında havalimanını görmediyseniz ve camdan geç bakacak olursanız okyanusa iniyor olma düşüncesinin bir an da olsa aklınızdan geçişinin dehşetini yaşayabilirsiniz. Maldivler’in ana havalimanı olan İbrahim Nasır Havalimanı başkent Male’nin hemen yanındaki ayrı bir adada yer alıyor ve havalimanının büyüklüğü adanın kendisi kadar. Aşağıda Maldivler’de çektiğim ilk foto olma özelliğini de taşıyan, tabelasını gösterir bir fotoğraf paylaşıyorum. Uçağın klimasının soğuğu ile Maldivler’in rutubetli sıcağının birleşmesi sonucu oluşmuş objektif rutubeti ise bence benim salaklığımı işaret etmekten öte fotoğrafa 70’ler havası katıyor. 


Maldiveler’e ayak basışımızın ardından bavullarımızı aldıktan sonra, basit ve kısa bir pasaport kontrolünden geçip, Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde “Türkler için resmileşmiş bavul kurcalama”dan oluşan resmi törenin aksine, sadece XRay cihazından geçişten ibaret olan aramadan geçip havalimanı geliş bölümünden çıkmış olduk ve hayatımızda ilk kez, elinde bizim isimlerimizin yazılı olduğu bir kağıtla gülümseyerek bizi bekleyen bir Maldivli ile tanışma şerefine eriştik. Kendisi, kısa bir briefing verdikten sonra (acil durum telefonu nedir, dönüş için otel bizimle ne şekilde iletişecektir vs.) bizi otelimizin bankosuna emanet etti. Bu ilk iletişim deneyimimiz bize aksan konusunda fikir vermiş oldu. (Ben anlamak için karşılayıcımızın ağzına girmek istedim. Sonradan bu güdüyü ara ara tekrar yaşadığım oldu) Otel görevlileri ise bizi alıp otele transferimizi sağlayacak olan speed boat’a götürdü. Mürettebat ile birlikte 22 kişi taşıma kapasitesine sahip bu ufak ulaşım aracı başlangıçta sizde şöyle bir düşünce oluşturabilir; ” hmm, okyanusta, bununla mı?”. Ama bizdeki bu düşüncenin peşin hükümlülüğü, limandan çıkmamızla birlikte uçarak okyanus sularına karıştı. (Aygıtın 200 beygirden oluşan 2 adet motoru iç sesinizin birden “eh birazdan otelde oluruz heralde”ye dönüşmesini sağlıyor). 25-30 dakika içerisinde otelimize vardık. (Speed boat denilen şey ufak bir Londra. Turistik eşyalara pelesenk olmuş olan, Londra metrosunun “mind the gap” söylemini bilirsiniz; her bir durakta birbirinden farklı olan peron – metro arasındaki boşluğu işaret etmek isteyen İngilizler “boşluğa dikkat edin” şeklinde çevrilebilecek olan söylemi çeşitli yerlerde uyarı olarak yazmıştır ve anonslarla sıkça hatırlatmaktadır. Speed boatlarda da bunun Maldiv versiyonu var. Yolcu kısmı ile güverte arasındaki yükseklik farkını “mind your head” olarak işaretlemişler. Nedense bu bana her seferinde Maldivlerin tarihindeki İngiliz dönemini hatırlattı. “1.60’lık bir homosapien olarak kafanı eğmen gerekti mi peki?” diyebilirsiniz. “Hayır efendim, küçük olmak Maldivler’de de işe yaradı” :)…)

Chaaya Island Dhonveli isimli otelimiz Kuzey Male Atol’ünde yer alıyordu. Ben bu seçimi tamamen booking.com’da yer alan yorumlarla yapmıştım ve neyse ki tatilimiz boyunca da hiç pişman olmadım(k). Resepsiyonda bizi  güleryüz (sonradan adaların vazgeçilmezlerinden olduğunu anladık), soğuk havlular ve meyve suyu ile karşıladılar. Kısa süren check-in işlemleri ve yine otel işleyişini aktaran kısa bir brifingin ardından elimizde tanıtıcı kağıtlarla odamıza uğurlandık. Check in belgelerimizde, bizi gelmeden önce Japon zannettiklerinin yazılı kanıtlarını gördük ve bu düşüncelerinin bizi gördükten sonra değişip değişmediğini de malesef teyid etmedik. 

Şimdi bunları yazarken bizi odamıza götüren o adımları detaylıca hatırlamaya çalışıyorum. Ada yemyeşil, yerler kum…Kafanızın üstünde tropik ağaçlar ve yürüdüğünüz yolda sizle birlikte rahatça hareket eden kabuklu yengeçler var. Hava, sabahın erken saatleri olmasına rağmen oldukça sıcak (ki sonradan anladık; bu sıcaklık artmıyor…ada insanı ortalama sıcaklık ile uyanıp aynı sıcaklıkla uyuyor) ve ambiyans oldukça tropik. (Maldivler’e gidin, pişman olmayacaksınız:)).

Odamız sahilin 5-6 metre içerisinde kalan bir bungalov…İçinde klima ve tavanında bir pervane var (ben o pervaneyi klimadan daha çok sevdim, galiba Özgür klimacıydı). Bizim otelimiz Maldivler için ortalama olarak nitelendirilebilecek bir oteldi ve odada bize lazım olabilecek her şey vardı.  Peki ya banyoda? İşte burası tropik ötesi olarak niteleyebileceğimiz bir mekan. Çünkü Maldivler’de banyonuzun yarısının “açıkhava” olması normal. Bizim de banyomuzdaki lavabonun üstü kapalı, küvet ve ek olarak yapılmış olan duşumuzun üstü ise açıktı. Bu durum bende “banyoya girerken kapıyı kapatma ihtiyacı duymama” gibi bir yenilik yaratmış oldu, bir kaç kez dönüp kapatmam gerekti :) “Üstü açıksa kapıya ne gerek var?” değil mi…Aşağıda bungalovumuzun sahil tarafında kalan ufak verandasının bir görüntüsünü paylaşıyorum. 

 

 

 Akvaryumda Yüzmek

 

Odamıza üstünkörü yerleştikten sonra “hadi bi denize girelim bakalım” dedik. Deniz, tabi ki de, Maldivlerin en efsanevi konusu…Size önce görüntü sonra elimden geldiğince deneyim ve yine görüntü sunacağım;

 



 Palmiyeler, beyaz kumlar ve sıcak su…Ayağınızı suya sokup bir iki adım attığınızda çevrede dolanan balıkları görmeye başlıyorsunuz, ama görüntü başlangıçta sizi çok da şaşırtmayabilir, çünkü bunları Türkiye’de de görüyorsunuz. Fotoğrafta gördüğünüz alan bizim otelimizin lagünü, yani okyanusa açık olmayan tarafta yer alan ufak bir koy. Suya girip 6-7 metre ilerlediğinizde mercan kayalıklarının yer aldığı nispeten derin (4-5 metre) bir çukur var ve bu çukurun kenarları mercan kayalarından oluşuyor. Çukuru geçtiğinizde ise nispeten yine sığ sular fakat bu kez kıyıdaki gibi kum değil mercan kayalarının oluşturduğu bölge başlıyor. İlk yüzme deneyiminizde bahsettiğim mercanlara geldiğiniz anda kafanızda bir kez daha “evet, buralar tropikler (!)” düşüncesi ışıldıyor. Birden bir akvaryuma düşmüş gibi oluyorsunuz, Kayıp Balık Nemo’nun memleketine…Biz ilk yüzüşümüzde şnorkellerimizi yanımıza almamıştık. Fakat karşılaşacağımız görüntüyü sezdiğimiz anda ben odaya koşup alet edevatı kaptım. Her Maldiv gezginine lazım olan bu aletlerle (bir adet gözlük, bir adet şnorkel ve bir çift deniz ayakkabısı) ilk sualtı keşfimin hemen ardından odaya bir tur daha yapıp bu kez de fotoğraf makinemizi kaptım. 

Burada bir parantez açmakta fayda var. Almanlar yine güzel bir icada imza atmışlar ve kendi makinenizi su altında kullanmanızı sağlayacak bir kutu yapmışlar. Bunu Türkiye’de kolaylıkla bulabilirsiniz. Klasik, objektifsiz küçük makinelerin hepsine uyumlu bir alet bu. İlk aldığınızda makinenize göre ayarlıyorsunuz ve 40 metreye kadar su geçirmediği söyleniyor(40 metre iddiasını test edemedik). Alın size bir kaç fotoğraf;

 

Maldivler’de suya girmek çok kolay çıkmaksa zor…Ama karnımız acıktığı için ilk yüzüşümüzü çok da uzatmadan sudan çıkıp bir şeyler atıştırmaya gittik. Biraz uyuduk, uyandık, biraz daha yüzdük ve ilk akşam yemeği deneyimi için yola çıktık.

 

Ne yenir ne içilir? Fobik olmaya gerek var mı?

Maldivler kesinlikle enternasyonel bir yer. Asyalı misafirlerin sayısı nispeten fazla; bolca çekik gözlü insan var (Japon, Koreli ve Çinlileri malesef birbirinden ayıramıyorum ve ister istemez hafif ırkçı bir tanımlama yapıyorum) fakat genel bir bakış attığınızda ve seslere kulak verip konuşulan dilleri dinlediğinizde dünyanın her yerinden insan geldiğini anlıyorsunuz. Yemekler de tabi ki de bu dağılıma uygun olacak şekilde yerel ve aynı zamanda enternasyonel. Maldivlerde “yerel”i biraz geniş tanımlayabiliriz çünkü Sri Lanka ve Hindistan’a yakın olduğu için hem kültürel olarak etkileşim hem de işgücü anlamında ister istemez bir paylaşım sözkonusu. Açık büfenin bir kısmı baharatlı diyebileceğimiz Maldiv ve Hindu yemeklerinden oluşuyor. Bizim otelimizde her gün değişen bir konsept köşesi de bulunuyordu ve bu köşede İtalyan, Amerikan, Japon gibi farklı mutfakların yemeklerine yer verildi. Her öğünün vazgeçilmez makarna köşesi, yerini değiştirmeden korudu ve misafirlere sosunu kendi seçebileceği içerikle makarna yiyebilme seçeneği sundu. Makarna köşesinin hemen yanında zaman zaman hindi zaman zaman da balık kızartan amcamız yer alıyordu Yine aynı mekanda, ufak bir tandırda ufak pideler pişiren favori bir amca duruyordu. İlk gece tandırın önünde durup boş boş bakan bana “çok güzeldir almalısın” diyerek, Ramazan pidesi ile iddiasını ortaya koymuş olan Türklerden daha iyi pide yapılabildiğini gösterdiği için kendisine dolaylı selamlarımı iletiyorum.  Tabi bir de değinmeden geçmemem gereken çorba köşemiz vardı ki sayesinde Özgür, 5 günde ortalama 2 öğünle 7 ya da 8 farklı dünya çorbası tatmamızı sağladı. Uzun lafın kısası, hiç tereddüt etmeden daha ilk öğünde tabaklarımızı doldurup bize gösterdikleri masamıza oturduk.

Maldivlilerin birincil geçim kaynağı haliyle turizm (Özgür’e tatlı öpücükler iletiyorum). Ve gerçekten operasyonel anlamda oldukça başarılılar. Tatilimiz boyunca hiçbir gecikme ya da karmaşa yaşamadan tüm ihtiyaçlarımızı giderdik, hizmetlerimizi aldık. Yemek için de her odaya sabit bir masa ve garson atıyorlar. Yerimize geçmemizin hemen ardından garsonumuz Ali yanımıza gelerek kendisini tanıttı ve “balayı çifti olduğumuz için eğer istersek bize köpüklü şarap ikram edeceklerini” iletti. Biz de haliyle “neden olmasın” dedik. İlerleyen dakikalarda da Ali’yle derin bir sohbete başladık. Ali doğma büyüme (!) Maldivli 20 yaşında bir genç. Bize nereden geldiğimizi sordu, “Türkiye” dediğimizde duraksadı ve tam da bu sırada arka plandan geçmekte olan, yaşı görece ilerlemiş başka bir garson bize dönerek “İstanbul” dedi. Bu tepki bizim sonradan da bir kaç kez karşılaştığımız “klasik Türkiye algısı” tepkisiydi. İstanbul Maldivler’de bile Türkiye’nin etiketi… Ali’ye adının bizim ülkemizde de yaygın olduğunu söylememizle birlikte karşılıklı ülkelerimizi anlatmaya başlamış olduk. Benim kendi çevremde karşılaştığım insanlar seyahat öncesi bana Maldivlerin şeriatla yönetildiğini iletmişti. Ali’yle konuştukça, adaların yönetimini şeriat şeklinde tanımlamanın çok da gerçekçi olmadığını gördük. Maldivler bir İslam Cumhuriyeti. İçki yasak ama cezası şeriat denince akla geldiği gibi “el ya da dil kesmek” değil; 6 ay hapis cezası. Ve tabi ki de belli yasakların olduğu ülkelerde sıkça görüldüğü gibi içki içen yerli sayısı az denemez. Örneğin Ali’nin abisi alkolikmiş; bize ne iş yaptığını sorduğumuzda “içer ve yatar” dedi. Oteller dışında içki satılmıyor. Kadınların başlarını kapatmaları bir zorunluluk değil ama bir gün sonra başkent turunda göreceğimiz üzere çoğu başını kapatmayı tercih edilyor (ya da tercih etmek durumunda kalıyor). Evlilik dışı ilişki de yasak ve cezası yine hapis. Ali’nin en büyük derdi sıcak ve güneşti, en büyük merakı ise kar. Memleketin çok sıcak olmasından şikayet ederken “zaten koyu renkliyiz, bu güneşin altında iyice kararıyoruz” dedi. Hemen ardından da bize İstanbul’da kar yağıp yağmadığını sordu. Gerçekten hayatında hiç kar görmemiş olan birine İngilizce karı anlatmaya çalışmak zormuş. Ama en dramatik an Ali’nin bize şarap şişesinin durduğu buz kabındaki buzları gösterip “bunun gibi mi?” diye sorduğu an oldu…Bu arada adımın Zeynep olması tabi ki de Maldivlilerle tanışırken benim için büyük kolaylıktı; Özgür ise her seferinde bir kaç kez tekrar etmek zorunda kaldı :)

Denizaltı

İkinci günümüz için adımızı denizaltıyla gezi turuna yazmıştık. Öğle yemeğinden hemen sonra iskelede buluşarak bir kez daha ufak ama hızlı bota binerek Male’ye gittik. Male’de bize denizaltı için çok sıra olduğunu, bu nedenle Male turu yapacağımızı söylediler. Biz de böylece planlamadığımız başkent turunu hiçbir bedel ödemeden aradan çıkarmış olduk. Yaklaşık 2 saat boyunca rehberimiz İsmail bize şehirde ufak bir tur attırıp kısa bir tanıtım yapmış oldu. İşte size Male’den ilk kare; Maldiv Cumhuriyeti’nin bayrağı.

Başkent Male 2,5 km kareden oluşan ufacık bir ada. Maldivler halkının üçte biri bu adada yaşıyor ve toplam nüfusun 300 bin civarı olduğunu düşünürsek, bu adadaki insan sayısı yaklaşık 100 bin civarında. Ve her yerde motorsikletler…İsmail bize 10 bin motorsiklet olduğunu iletti. Araba sayısının da küçücük bir ada için çok az olduğunu söyleyemeyiz ve arabaların neredeyse tamamının yeni ve rengarenk olması da dikkat çekiyor. Yine İsmail’den arabaların Japonya’dan ithal edildiğini, bu nedenle yeni ve genelde Mazda ve Nissan olduklarını öğrendik.
İsmail orta yaşlı bir Male’liydi. İngilizce aksanı konuştuğumuz diğer yerel insanlara kıyasla oldukça iyiydi. İki kızı olduğunu ve isimlerinin Ayşe ve Fatma olduğunu öğrendik. Bizi önce sebze meyve pazarına götürdü. Egzotik yerlerde olmasını bekleyebileceğiniz gibi, dar aralıklardan oluşan, her tezgahın üzerinden salkım salkım muzların sarktığı rengarenk bir pazar yeri düşünebilirsiniz. Maldiv çikolatası olduğunu söylediği, yaprağımsı bir şeye sarılmış silindir şeklinde çikolatalardan tattık ki badem ezmesi kıvamında ve badem ezmesinden çok daha tatlı bir şeyle karşılaştık. “Bir silindir ye, şeker komasına gir” ismini verdim ben bunlara. Pazarda benim en ilgimi çeken şeyler Maldiv sigaralarıydı. Ufak konik şekilli bu sigaraları gazete kağıtlarına sarıyorlar. Bir kavonoz dolusu sigaraya boş boş bakarken İsmail’e yakalanınca bana sırıtarak “Maldiv sigarası, evet gazete kağıdına sarıyorlar” dedi. Karşılıklı güldük:) Ardından balık pazarına gittik. “Boy boy ve renk renk balık” olarak özetleyebileceğimiz bir balık pazarı. Türkiye’dekilerden en farklı olan özelliği de bu olsa gerek; kırmızı balık var.

Muzlar ve çikolatamsı şeker komalıklar;

ve kırmızı balıklar; arkadaşına rakı sofrası için götürsen “hangi akvaryumdan çaldın len bunları” der valla.

Daha sonra bizim “bi milyoncu” olarak da tanımlayabileceğimiz hediyelik eşyacıya gittik. Maldivler t-shitlerimizi ve bir miktar hediyelik eşyamızı burdan aldık. Maldivler’in kendisine ait bir  para birimi olmakla birlikte, ülkede turistler için dolar da kullanılıyor. Trafiğin soldan aktığı, eski bir İngiliz sömürgesi olan bir devlet için, bu değişik bir durum; fakat bir Türk için pound paritesi düşünüldüğünde mutluluk verici. Hiç madeni para kullanmıyorlar, bu nedenle de 5.25 olan bir şeyi 6 dolara yuvarlamak onlara çok doğal geliyor. İsmail’e İngiliz dönemini sordum, kendilerini sömürge olarak değil, misafirperver olarak tanımlamayı tercih edip, “bir süreliğine bizi korumaya gelmişlerdi” dedi. Çok üzerine gitmedim :) Havalimanına da ismini veren İbrahim Nasır’ın kim olduğunu da İsmail’den öğrendim. Kendisi bir kaç dönem önceki devlet başkanıymış, “sever miydiniz” diye sorunca “evet, kendisinden sonraki kısa dönemde 3-4 tane eskittik” dedi. Şu anki başkanları da ordu müdahalesine benzer bir hamleyle görevden alınmış ve soruşturması devam ediyormuş. Sebep olarak, bir önceki başkanın komplolarını gösterdi. Ordunun güçlü olup olmadığını, bu tür hareketleri sıkça yapıp yapmadığını sorduğumdaysa, “yok, bu ekstra bir durumdu” diyerek açıkladı.

İsmail, turistik alışveriş maceramızdan sonra bizi bir kafeteryaya bıraktı. İşte burada Maldivler bir kez daha egzotik oldu. Herhangi bir soft içecek ile taze sıkılmış papaya, hindistancevizi, ananas ve bilimum tropikal meyve suyunun aynı fiyatta olduğunu gördük. Ben lime suyu içtim (içine bolca şeker atıldığı için tatlı mı tatlı bir limonata olmuştu -anneanne suyu işte-) Özgür ise ananas suyu içti. Bir de su almıştık ve hepsi 108 ruble=8 dolar tuttu. Bir saatlik bir dinlenceden sonra İsmail bizi tekrar alıp İslam Merkezi (Islamic Center) dedikleri devasa camilerine götürdü. Modern bir tarza sahip olan binada aynı anda 4.500 kişinin ibadet edebildiği bilgisini de aldık ki; Male halkının bir araya geldiğini (turizm için adalarda otelde olanları ve balık için okyanusta gezinenleri topladığımızı) varsaydığımızda 100 bin kişi olduklarını düşünürsek 2,5 km karelik bir ada için ne kadar gerekli olduğunu siz düşünün…Kadınların başlarını bağlamalarının zorunluluk olup olmadığını sorduğumda İsmail bana öyle bir kural ya da kanun olmadığını söyledi. Fakat beklenebileceği gibi gördüğümüz 10 yerli kadından 7’sinin başı kapalıydı. Vedalaşmadan önceki ayaküstü sohbetimizde öğrendiğimiz bir bilgi de, turizmden sonra ekonomide ikincil öneme sahip olan balıkçılığın “tuttuğunu gemiciğine doldurursun, koyacak yer kalmadığında Male’ye döner satarsın ve tayfa arkadaşlarınla hasılatı paylaşırsın” mantığı ile ilerlediği, çoğu zaman bunu başarabilmek için balıkçıların 2-3 ay evlerinden uzak kaldığı oldu.

4.500 kişi toplaşır giderseniz ve ibadet etmek isterseniz; buyrun mekanınız. “Buralar bizden sorulur ifadesi” ile mekan konseptine kıyasla değerlendirdiğinde yarı çıplak sayılacak olan şahıslar ise biziz tabi ki de…


Denizler Altında 120 Metre

 

Vee, botumuza binip 10 dakika kadar yol aldıktan sonra denizaltına bineceğimiz platforma götürüldük. Bir süre bekledikten sonra denizaltı 200 metre kadar uzakta suyun yüzeyine çıkarak platforma doğru gelmeye başladı. Üzerindeki fanustan önce kafayı çıkarıp sonrasında da fanusu açarak kurttan dönüşen bir kelebek misali bütün gövdesini dışarı çıkaran Male’li amca bana Jules Verne’nin Denizler Altında Yirmibin Fersah kitabından uyarlanmış ve abimle çocukluğumuzda tahminen iki bin kere falan izlediğimiz çizgi filmi çağrıştırdı. 


Kelebek amcanın da yardımlarıyla (“gel ablacım gel gel, hafif sağ” dediğini canlandırıyorum kafamda; çünkü kaptanımız bir kadındı) platformdaki boşluğa yanaşan denizaltının bizden önceki misafirleri sarsak sarsak ve teker teker güverteyi terkettikten sonra ise biz içerideki yerlerimizi aldık. Sarsaklıklarının muhtemel sebebinin dimdik merdivenler ve denizaltının tepesindeyken suyla birlikte hafif salınımlar yaşamanız olduğunu tahmin ediyorum. Ama sarsıldın mı diye sorarsanız hayır diyeceğim. Neyse, uzatmayayım, denizaltımızın içini güzel tasarlamışlar. Koltukların neredeyse tamamı ikili (tabi ki de ikili çünkü Maldivler balayı başkenti) ve otobüs mantığı ile camın yanında değil, karşısında ve camlar oldukça büyük. Size içerden bir görüntü;


 Denizaltı bir süre daldıktan sonra bir mercan kayalığına yanaşarak ışıklarını yaktı ve çok yavaş bir hızla hareket ederek bize kayalığı boylu boyunca göstermiş oldu. Maldivler ilginç bir yer tabi, denizin 120 metre altına inseniz de, şnorkelle piyasa yapsanız da birbirine benzer canlılar görebiliyorsunuz. Denizaltı gezimiz sırasında değişik türde deniz canlıları gördük fakat bu gördüklerimizden daha ilginç olan, bizim için, öyle bir aletle suyun 120 metre altına inme deneyimi oldu. Bununla beraber, bizim denizaltı yaşantısı konusunda çok da bilgili olmadığımızı düşünürsek, çok çok acayip şeyler görmüş fakat ne olduklarını bile anlamamış olma ihtimalimiz de yok değil tabi.

Maldivlerdeki 2.günümüz Male gezisi ve denizaltı sefasından sonra, hafif bir yorgunlukla tıka basa yediğimiz bir akşam yemeği üzerine, okyanus manzaralı barda içtiğimiz biralarımızla son bulmuş oldu.

Biz de Mahsun Kırmızıgül gibi Klip Çekebilirdik

Biliyor musunuz bilmem, bir grup insanın gülmek için izlediği, Mahsun Kırmızıgül’ün Maldivler (ya da çok çok benzer bir yerde) çektiği bir klip vardır; deniz uçağıyla egzotik bir adaya gider ve orada kendisini bekleyen sarışın bir bayanla dans falan eder:). İşte biz de bu hisse yaklaşmak ve tabi ki de adalara bir de yukarıdan bakabilmek için 3.günümüzde kendimize bir deniz uçağı turu ayarladık. 

Tur için bir kez daha hız motoruna binerek havaalanına gittik. Kendi seyahatinizi organize ettiğinizde otelinizin başkente uzak olması halinde kullanabileceğiniz deniz uçağı firmaları da burda yer alıyor. Böylece transferler kolayca gerçekleştirilebiliyor. Deniz uçağı dediğimiz şey de pek çoğunuzun tabi ki de gördüğü, olasılıkla “ne güsel yeaa suya iniyor” dediği şu icad;


Yolculuğa başlamadan önce size kulak tıkaçları verilmesini sağlayacak kadar gürültülü olan bu taşıma araçları aynı zamanda güzel bir havada yolculuk ettiğinizde sizi hiç de sarsmayan, tedirgin etmeyen taşıtlar. Suda kayarak gittiğiniz kalkış esnasında normal bir uçaktan çok daha az titreşimle güzel bir kalkış yapıyorsunuz. Tabi, seyahatin lokasyonu Maldivler olunca anlatılması gereken nokta hava aracındaki deneyimden çok çevrede gördükleriniz oluyor. Bir kez daha, “evet Maldivler herhangi bir felaket yaşamadan önce görülmesi gereken bir yer” diyorsunuz. Derin lacivert suların üzerinde birdenbire beliriveren, varoluşu suya direnmekle geçmiş, açık mavi sularla çevrili adalar, adaların içlerinde kalan havuzumsu lagünler, o lagünlerde ne acayip şeyler olduğunu bilmeler, kum tepesinden farklı olmadıkları halde barındırabildikleri ağaçlarla yeşil yeşil olmalar…hepsi çok güzel şeyler. Alın size bir kaç örnek;


Bazı bölgelerde halkamsı yapılarla çevresine göre görece yüksek kalan alanların içindeki havuzlar da güzel görüntüler oluşturuyor.


 20 – 25 dakikalık uçuşumuzun sonunda, bir Maldivler deneyimi daha yaşayarak sırıtkan bir şekilde karaya geri dönüyoruz. Para biriktirin Maldivler’e gidin. Mortgage’a girmiş gibi isterseniz her ay 100 liranızla dolar alın, 10 yıl sonra da olsa gidin…10 yıl sonra Maldivleri orda bulamayacağınızdan korkuyorsanız, sigarayı bırakın kenara koyduğunuzu 200 yapın, ne bileyim dışarda içmeyin, orjinal cd almayın, ne yaparsanız yapın gidin işte.

3.günümüzün akşamında balığa çıktık. Güneş batmadan önce yola koyulup adadan bir miktar uzaklaşarak (tahmini 15 dakikalık mesafe) oltalarımızı okyanusa sallayıp çekmeye başladık. Olta derken, sopalı değil silindirli tamamen insan gücüyle çalışanlardan bahsediyorum ki bu nokta önemli çünkü dibe kadar indirdiğiniz o misinayı geri sarmak çok da kolay bir şey değil. Sizin bu çabanız sırasında Maldivli çakal balıkların oltanızın ucundaki yemi tırtıkladığını birebir hissetmeniz fakat uğraşınızın sonunda oltanın ucunu (yem tamamen yenmiş olarak) bomboş görmeniz de ekstra bir hüsran duygusu yaratıyor. Tabi hepimiz benim yaşadığım bu hüsranı yaşamadı. Mesela Özgür Bey ve bir Özgür olamasa da Japon amca…

Özgür’ün balığı sol üstteki “Jack Fish” dedikleri gri balık; Japon amcanınkini ben söylemeyeyim siz tahmin edin;


ve balıkla ilgili olmasa da bana çok Maldivimsi gelen bir enstantane;


 Şu Dünya’da Herşeyi Yarıştırabilirmişiz…

 

 3.günümüzü aklımıza kazıyacak iki nokta daha var. Birincisi; benim girişimlerimle iki gün güneş koruyucuyu dikkatlice sürmemizin ardından, 3.günde isyan edip 10 gibi başlayan deniz maceramıza “aman canım Maldivelere geldiğimiz belli olsun, şanımız yürüsün” diyerekten cengaver gibi denize girmemizle başladı. İlginçtir ki normalde benim gazıma gelmeyen Özgür de güneş yağı sürmeden deniz sefasına daldı. Böylece uçuşumuzdan önceki yaklaşık 3 saatimizi, yakıcı ekvator güneşinin altında korunmasız bir şekilde şnorkel yaparak geçirdik. Akşam sırtlarımızda karşılaştığımız kıvam ise benim “bol tereyağı sürüp 280 derecelik fırında kızartılan hindi” dediğim cinstendi. Çocukluğunuzda yaşamızsınızdır, anne sözü dinlemeyip iyice güzel yandıktan sonra akşam sırt üstü yatamamalar, duşun altından çıkmak istememeler falan. Neyse ki durumumuz bu derece ciddi değildi. Ama benim çok iyi anladığım bir şey oldu, şnorkel duruşu insanın poposunun suyun üstünde kaldığı bir duruşmuş. Özgür Bey modacıların slip mayodan şort mayoya geçmiş olmalarının güzelliğini yaşarken, ben tatilin sonraki 2 gününü, bikinim dışında kalan bölgeleri her oturduğum sandalyeden dikkatlice ayırarak geçirdim. Bu yiğitlik de bize Maldivlere kadar gidip işin uzmanlarından masaj sefası alamamaya mal olmuş oldu.

Diğeri ise aynı gün öğle saatlerinde barda takılırken başlayan ilginç bir bahis hikayesi oldu. Biralarımızı yudumlarken yanımıza gelen Male’li garsonun ne dediğini önce pek anlayamadık. Sonra benim aralardan seçtiğim “crab” ve “race” kelimeleri ile hafif bir şaşkınlık içinde Özgür’e “yengeç diyor yahu ama yarış da dedi galiba, ben anlamıyorum ya” dememin ardından garsonun peşine takılmamız şeklinde olaylar dumurun doruklarına yaklaştı. Meğer biz yanlış anlamamışız, bunlar bir kum havuzunun içine toplamışlar 30 – 40 tane boy boy kabuklu yengeci…Misafirlerin seçtikleri yengeçleri akşam düzenleyecekleri organizasyonda yarıştıracaklarını söylüyorlar. Peta’dan korka korka da olsa biz de kendimize birer tane yengeç beğendik. Bahis büyük, birinciye 1 lt jack Daniels (ki içinde Jack geçen bir şeyi denizden çıkaramadım, belki yengeçten çıkarırım hesabındayım ben), ikinciye Smirnoff falan veriyorlar. Bu arada, yengeçlerin üstüne de tahta kalemiyle senin seçtiğin sayıyı yazıyorlar ki ben en çok bu noktada Peta’nın (belki de Panter Emel’di o) soğuk nefesini ensemde hissettim. 

Neyse, “girdik bir yarışın içine madem” diyerekten akşam dokuzda barda yerimizi aldık. Ciddilermiş gerçekten. Sandalyeleri, masaları yuvarlak oluşturacak şekilde dizmişler, ortaya da pisti döşemişler. Pist aşağıda göreceğiniz düzene sahip; 

 
Ortadaki (ki aynısının altı delik olmayanından babannemde de vardı ve kızartma yapmak için kullanılıyordu) tavamsı şeyin içine yengeçlerimizi 10’arlı gruplardan oluşmak üzere koydular ve başlangıç anonsu ile birlikte tava engelini kaldırınca bizimkiler çevreye yayılmaya başladı. Beyaz çizginin dışına ilk çıkan ise o grubun birincisi olmuş oldu. Yarışan 4 grubun birincileri ise kendi aralarında şampiyonluk yarışı yaptılar. Finalde ise Avusturalyalı amcaya ait yengeç birinci oldu ve sörfçü kılıklı Avursturalyalı Jack’ini aldı. Biz mi? Bize kendi yengeçlerimizi pişirip verdiler….yok, şaka yapıyorum tabi ki de…Biz Peta korkumuzu yendik veeee yengeç dansı yapmak zorunda kalmaktan kurtulduk. Çünkü ilk 4’ümüz ödüllerini aldıktan sonra yarış pistinin içinde buluşup yengeç dansı yaptılar. Malesef benim kameramın hafızası tam da bu esnada doldu ve ben bunu çekemedim. Özellikle şampiyonların arasına hızla dalarak bu Avrupai dansa Male havaları katan garsonumuz izlemeye değerdi oysa ki.

Böylece, fırında kızarırcasına şnorkel yaptığımız, kulağımızda tıkaçlarla adaların üzerinde uçtuğumuz, olta sallayıp Jack tuttuğumuz (ya da tutamadığımız) ve yengeçlerimizi yarıştırıp Jack kazanamadığımız 3.günümüzün de malesef sonuna gelmiş olduk.


“Sahildeki Partimize Bekleriz; Tarkan Sahne Alacak” deseler, “olabilir orası Maldivler” derim…

 

Perşembe günü ben dalış yaptım. Dalış yapmak, suyun dibinde uzun süre kalmak, nefes almak, balıklarla yüzmek çok değişik bir deneyim. Bunu Maldivler’de olmasa da deneyimleyin derim. Ben daha önce bir kez Fethiye’de dalmış olduğum için ve adadaki su altı yaşamını 3 gün boyunca farklı şnorkel seansları ile gözlemlemiş olduğum için bu deneyim bana çok yenilikçi gelmedi. Amatör dalgıçlar için belirli kurallar olduğu için sizi çok derine daldırmıyorlar. Ben de buna uygun olarak tahminimce 6-7 metreye indim ve şnorkelle gördüğüm balıkları bir de yerlerinde ziyaret etmiş oldum. Ki bu da, benim böyle anlattığıma bakmayın, mutlaka yapılması gereken bir şey. Neden böyle anlatıyorsun derseniz, bilmem derim heralde. belki de her konuya çok da derinlemesine girip size “gitmiş kadar oldum” hissi yaşatmamak içindir. Sevgili okuyucular, unutmayın, Maldivler gitmeden gitmiş kadar olunabilecek bir yer değildir :) Neyse, aforizmaları bir yana bırakıp, dalış konusunda hakkını yememem gereken mürenden bahsedeyim. Bu müren arkadaşımız siyah ve benim kadar bir şeydi. Benim kadar derken bir miktar abartıyor olsam da, aklınıza küçük bir şey gelmesin çünkü ben arkadaşın kayadan çıkan kısmını gördüm ki, yaklaşabildiğim yerlerden incelediğim kadarıyla bir o kadar da kayanın aralığında yer alıyordu. Mürenler neden tehlikeli balıklardır bilmiyorum. Ama insanda bir tırsıntı yarattığını ben bizzat deneyimledim. Bir de görmüş olduğum vatoza burdan selam etmek isterim. Pek hanımefendi görünüyordu suda süzülürken…

Aynı günün akşamı da sahil partimize teşrif ettik. Sezlonglar, (bir Maldiv dekorasyon geleneği olsa gerek  ki bir gece önceki yengeç yarışında da aynı şekildeydi) yuvarlak bir alan oluşturacak şekilde dizilmişti. Böylece içkilerimizi alıp gerek Sri Lanka’lı, birbirinin üzerinde garip şekillerde dengede duran akrobatlar olsun, gerekse çılgınlar gibi dans eden orta yaşlı Fransız ekibi olsun partideki çeşitli aktiviteleri şezlongumuza uzanıp izleme şansını elde ettik. Sri Lanka’lı abilerimiz sadece denge hareketleri yapmakla kalmayıp ateşle dans da ettiler ki bu da bize Acun’un yarışmasının gerçekten -bitişik haliyle- yeteneksizsiniz Türkiye olduğunu gösterdi. Sonrasında kendilerine gidip “Türkiye’ye gelin, bir sonraki sezonda yarışmaya katılın, sonrasında biraz Türkçe de öğrenirseniz Survivor’a da katılırsınız, burda bir sezonda kazandığınızdan çok daha fazlasını Acun size verir” demeyi düşünmedik değil. 

Sri Lanka’lı akrobatlar bir yana, bizi yengeç yarışından da öte bir dumura uğratan olayı da yine sahil partisinde yaşadık. Akrobasi gösterisinin ardından Filipinli olabileceğini düşündüğümüz bir arkadaş, klavyesi ve laptopu ile bize müzik yaptı. Çeşitli piyasa ve “haydi buyrun dans edin” tadında enternasyonel şarkılar söylerken birdenbire “Yakalarsam Muck Muck” melodisine girerek bizi şaşırtıp ardından da tüm şarkıyı ezberden söyledi. Parti sonrasnda yanına gidip, “Türkçe şarkı söyledin” dediğimizde bize sırıtarak “evet” dedi. İnternette dolanırken duymuş ve çok beğenmiş, oturmuş ezberlemiş…çok da seviyormuş. Bu olay içimdeki fransız sevgisizliğine soğuk su serpti resmen. Bir kaç Fransızla tanıştıysanız bilirsiniz, bu memlekette yaşayan insanlarda benim artık genlerine işlemiş olduğunu düşündüğüm bir kendini üstün görme, kültürünü yere göğe sığdıramama durumu vardır. İşte bu arkadaşlar bütün gece piyasa Amerikan şarkılarıyla çılgınca dans edip, kovboy dansı bile yaparak Amerikalı grubu şenlendirmişlerdi. İşte o noktada benim memleket damarım kabardı resmen…”Al” dedim “Fransız, sen Türkleri hep aşağıla, hep bir sıkıntın varmış gibi davran…o poponu kıvırdığın şarkı, farkında değilsin ama Türkçe bir şarkı”…Diyeymişim keşke kendilerine de…ama demek ki yeterince içmemişim :)

Neyse işte…Cuma’nın gelişi de böylece Perşembe’den belli oldu.

Cuma günü kendimize hiçbir aktivite belirlemedik ve bütün gün elimizden geldiğince denizin tadını çıkardık. Ben şnorkel maceralarımın sonucunda vücudumun ön yüzeyi ile arka yüzeyi arasında oluşmuş olan 5 tonluk farkı yok etmek amacıyla güneşlenirken, Özgür palmiye gövdesinde tatlı bir uykuya daldı. Bolca deniz altı videosu çekip son günü yavaş yavaş yaşamaya çalıştık. Bu videolardan birini aşağıda izleyebilirsiniz.



Öyleyse gelelim yazımızın sonuç kısımlarına.

Maldivler güzeldir. Yazı boyunca ister istemez ama çoğu zaman da isteyerek sizlere ilettim; Maldivler’e gidin. Dünya’da görülmeye değer çok yer var. Onlara da gidin. Ama Maldivlere de gidin :) Özellikle suyu seviyorsanız, suyun altında sakince ama her şeyi bilirmişcesine dolanan, birdenbire sizin hissetmediğiniz bir şeyleri hissedip takip edemeyeceğiniz bir hızla kaçışan rengarenk balıklarla yüzmek, elinizdeki makinenin ne olduğunu anlamaya çalışarak objektife kafayı sokup tırtıklayan balıkla burun buruna gelmek istiyorsanız, güneşin burdaki gibi doğduğu ama üzerinizde burdakinden farklı bir açı yaptığı bir iklim görmek istiyorsanız, hayatı boyunca kum tepeciklerinde yaşamış, hiç dışarı çıkmamış ama Dünya’nın her yerinden gelen binbir çeşit insanla tanışmış insanlar görmek onlarla sohbet etmek istiyorsanız Maldivler’e gidin. İnsanların çalışmaktan sıkıldıkça içleri açılsın diye bilgisayarlarının masaüstlerine koruyucu yaptıkları beyaz kumlar, turkuaz sulara adım atmak istiyorsanız, o manzarayı bir de içeriden görmek istiyorsanız gidin. Ülkelerinden hiç çıkmamış ve hiç de kolay olmayan şartlarda çalışan ama neredeyse günün her anında gülümseyen insanlar görmek istiyorsanız, içlerinden birinin “bi tsunami olsa herşey gider ama napalım, biz de adayız işte” derken bile güldüğüne tanık olmak istiyorsanız…gidin…siz de bir gidin görün…

Birileri size “ay çok sıkıcı” diyebilir. Bırakın onlar Ibiza’ya gitsinler. Siz gözlüğünüzü ve şnorkelinizi alın ve Maldivler’e gidin…Biz ilk fırsatta tekrar gideceğiz. O zaman,

Maldivler’de görüşmek üzere hoşçakalın…







 

Reklamlar

para buldum” üzerine bir yorum

  1. bir solukta okudum, bitince hay aksi yavaş okusaydım keşke didim:).tadından yenmez bir gezmece olmuş zeynepcim, yenilerine yelken mi açılır artık kanat mı…, açılsın.özge m.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s