aklima geldi

To my beloved simitçi…

Meet The Flintstones


Bundan yaklaşık 5 sene önce, ki üniversiteden mezun olduğum döneme denk geliyor, insanlar kendi işlerini kurmaktan bahsettiklerinde; “yok yok, ben belirsizliği sevmem, risk almak istemem” derdim. Şimdi “ne yapsam acaba, hangi işe girsem” diye düşünüp duran bir insan haline geldim. En fantastik hayalim de bir bar açmak…Adı Shamrock olacak olan bir Irish pub…Türkiye’de bar işine girmenin mafyatik öğelerinin yegane hayalim üzerindeki etkilerini anlatmayacağım. Ama “işim olmaz” söyleminden “ruhum girişimcilikle dolup taşmak istiyor”a nasıl geldiğimi zevkle irdelemek isterim. 
Aldığım zevki size anlatamam…Günlerim irdelemekle geçiyor, Helenistik dönemde filozof olsam rekorlara koşarım…diyerek yalan söylemiş oluyorum, çünkü ben kendi gündelik hayatında boğulan, girdiği çukurdan memnun olmayıp nereye çıkacağını, nasıl çıkacağını bir türlü kestiremeyen, gençliğinin sonlarındaki bir insanım. Pek bir şeyi irdelediğim yok, ama kafamın içindeki sivrisinekler gibi vızıldayan düşüncelerim var. Uzaklara gittim ve blog yazmaya karar verdim. Blogu yazdım, zevk aldığımı fark ettim. Şimdi de kendi halinde bir blog yazarı olarak sizlere bir şeyler anlatmaya çalışıyorum.
Sabahları yedi buçuk gibi kalkıyorum, sekiz gibi evden çıkıp işimin yollarına düşüyorum. Geri dönmem istisnai durumlar dışında 12 saati buluyor. Önce bir taksiye binip 5 dakikalık bir yolculuk yapıyorum, binmezsem 15 dakikalık bir yokuş çıkmam gerekiyor ve taksiyi keşfettiğim yağmurlu bir kış gününden beri o yokuş gözümde büyüyor. Sonra metroya biniyorum ve bazen o 3 duraklık yolculuk boyunca dinlediğim müziklerden ayrılıp beni asansör sırasına götürecek adımları atmak yerine gün boyunca metroda ilk durak son durak arasında müzik dinleyerek defalarca gidip gelme fantezileri kuruyorum. Belki böylece hiçbir zaman dinleyicilikten öteye geçememiş olan müzik yeteneksizliğim yetenekle yer değiştirir ve toplar bavulumu terk ederim ofisimi:) Ama bunun yerine metrodan iniyor ve plazamın önündeki simitçiden simidimi alıyorum. Çoğu zaman aynı sipariş; “domatessiz krem peynirli”… Simitçi çocuğa patlamama az kaldı, “arkadaşım tanı artık beni de şu kulaklıkları çıkarmama gerek kalmadan aynı şeyi hazırla işte..” Gerçi belki de yapmam gereken bunu bir fırsata çevirmek ve “yaa sen kaç tane simit satıyorsun, kaçtan alıyorsun, kaç kutu krem peynir harcıyorsun?” gibi sorular sorup ilk girişimcilik girişimimde simitçiliğe yelken açmak. Ben söylemeden benim ne istediğimi anımsayamadığına göre müşteri sayısı tahmin ettiğimden fazla. Simidimi alıyor ve yoluma devam ediyorum. Dış kapıda beni güvenlikler karşılıyor ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen kapılardan geçme merasimime başlamış oluyorum. İlk kapıda çantamı çıkarıp X ray’e koymam gerekiyor çünkü ben almanaklara konu olan cinayetlerin işlendiği bir kulede çalışıyorum. (Gerçi ne farkediyor ki, cinayet olsa da olmasa da ben 21.yüzyılda yaşıyorum). Çantamı kontrol ettirdikten sonra gündelik cumhuriyetime adım atmış oluyorum. Dış kapıdan geçip binaya giden yol boyunca attığım her bir adım ipod’uma sunulan bir tören yürüyüşü mahiyetinde çünkü büyük bir ihtimalle o kulaklıkları asansörde hatta bazen asansör sırasında çıkarmak zorunda kalacağımı biliyorum. Çünkü plaza insanları çok umurlarındaymış gibi davranmaları gereken bir medeniyetin içinde yaşıyorlar. Bu hissiyat bende toplumsal bir baskı yaratıyor; belki ileride “plaza baskısı” olarak literatüre geçebilecek olan bir baskı türü bu. Mutlaka bir “günaydın” ya da “iyi çalışmalar” merasimine girmen gerekiyor. Bazen daha da kötüsüyle karşılaşabiliyorsun; çevrede bir hareketlilik, güvenliklerde ekstra bir dikkat sezinlediğinde bir yerlerden süper süper üst yönetim kişileri çıkabiliyor. Bu senaryo senin önemliyle önemsizi sorguladığın anlar haline dönüşüyor ve inan bana, bu, sabahın sekiz buçuğunda beynini meşgul etmek isteyeceğin bir konu değil. Mesela bazen asansör bir türlü gelmiyor, çünkü binanın sahibine rezerve edilmiş oluyor:) Mahalle maçındaki topun sahibi çocuk gibi…Sanki seni her an “topumu alır giderim” diye tehdit edebilecekmiş gibi. (Asansör de benim binalar da…ister alır giderim, ister satar başka işe girerim :)) Yani o kulaklıklar binaya girdikten sonra büyük ihtimalle çıkıyor. 
İçimdeki Flintstones tam da binaya girerken uyanıyor. Bana ait bir kartım var ve ben bu kartı turnike dedikleri bir alete okutmadan o binaya giremiyorum. Hatırlıyorsunuz değil mi; Fred Çakmaktaş taş kartını her gün bir dinazorun ağzına sokardı. Bizim de dinazorlarımız var…(Dinazor mu turnikeden çıktı, turnike mi dinazordan olayına girmeye gerek yok tabi…)

Sonra asansör sırası bekleme merasimi başlıyor. Bu alan borsa gibi, günün farklı saatlerinde kalabalıklaşıp tenhalaşabiliyor. Tam 8 tane asansör var ve prime-time’larda yetmiyor. Asansör yolculuğu binanın gerekliliği olan “iyi günler” dileyerek sona eriyor ve nihayet son kapıya gelmiş oluyorsun. Ofisinin olduğu kattaki son dinazora da taş devri kartını okuttuğunda ofisin kapıları ardına kadar sana açılıyor.

Neyse ki her ofiste bir ya da şanslıysan birden fazla düşünceli insan var. Bu insan sabah erken gelip ortak alandaki çay makinesinde çay demliyor. Böylece uzun zamandır unutmuş olmaktan yakındığımız ve reklamlara bile konu edip toplumsal azap haline getirdiğimiz bayram seramonisi gibi bir şey yaratılmış oluyor. Artık bayram tatillerinde plazalarda çalışan insanlar güneye falan gidiyor. Ama bence ofisteki ilk çayı demleyenler 21. yüzyılın bayramda kapıya gelen çocuklara şeker veren amcaları olmaya aday insanlar.
Ofise girdikten sonra en samimi varlığına kavuşmuş oluyorsun. İster bu samimiyeti sen yaratmış ol, ister her şey senin dışında gelişmiş olsun; masanda duran PC, senin yeryüzünde en fazla etkileşime geçtiğin varlık. Ben kendisine ctrl+alt+delete’le merhaba diyorum ve PC – telefon ve rutin hayatım arasındaki bağları bir gün daha baştan kurmuş oluyorum. Sonrasındaki saatleri detaylı anlatmak sizlerin içini baymaktan başka bir işe yaramaz, ben bu bayma işini Özgür üzerinde uyguluyorum.
Günde ortalama 12 saat çalışıyorum. Artık bu benim için hayatımı idame ettirmek için sabah 9’da başlayıp, 6’da biteceğini bildiğim bir görev değil. Çoğu zaman, zamanın nasıl geçtiğini bile anlamıyorum. En sevdiğim an, sabah 10:30 gibi verdiğim molada içtiğim kahvem. 
Ben artık bir Fred’im. Malesef akşam eve gittiğimde üzerime bir dinazor misali atlayacak bir köpeğim yok. Çünkü geriye kalan 2-3 saatlik sürede ona bakamayacağımı biliyorum. Küçük bir plaza insanıyım çünkü resmen orada yaşıyor, orada yiyor, orada içiyorum…30 yaşına gelmiş, benim segmentimdeki bir insan için İstanbul’da yaşamak her gün Taş Devri gibi başlayıp 1984 gibi devam ediyor. Ve böylece memleketimdeki girişimci sayısı gün geçtikçe artıyor, onları finanse etmek içinse benim gibi insanlar işe alınıyor…
Top benim olmadığı için alıp eve gidemiyorum. Simitçi beni tanıyamadığı için kulaklıklarımı hep çıkarmak zorunda kalıyorum.

Kafamdaki sivrisineklerse hiç susmak bilmiyor…

NOT: Bu yazıyı dün akşam yazmıştım ama kontrol etmeye zamanım kalmadığı için yayınlayamadım. Bu sabah simitçinin önünde durup bir yandan kulaklık çıkarma bir yandan da para hazırlama işleriyle oyalanırken simitçi bana “al abla, domatessiz krem peynirli” dedi :) O an yaşadığım şaşkınlığı anlatamam; aklıma direkt blog geldi. Acaba blogu mu okudu derken “Sosyal medyadaki aktörlerin çeşitliliği” cümlesini geçiriyordum aklımdan. Sonra birden yazıyı yayınlamadığımı hatırladım ve “yoksa şifremi mi ele geçirdi simitçiler” dedim. Bu, işin şakası tabi, henüz o kadar paranoyaklaşmadım.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s