HER SARKANA ASILMAYACAN – BÖLÜM 3

ikinci bölüm için buyrun

Fırına doğru önüme bakarak yürüyorum. Bütün gece Madagaskar dinledik; şu an Madagaskar’a vali olarak atansam hiç sıkıntı çekmem. Mevzular yordu beni. Bazal için de üzülmüyor değilim. Kafamı kaldırdığımda karşıdan gelen yemyeşil, yusyuvarlak, kocaman gözlerle göz göze geliyorum. Olası en iyi fiil. İçime huzur doluyor, sanki biri beynimin reset düğmesine basmış da kafam yenilenmiş gibi. Yorgunluğum geçiyor. Öyle geçip gidiyor yanımdan. “Oha, melek diye bir şey varsa tipi bu olsa gerek” diye geçiriyorum içimden.

Evin kapısını açtığımda salondan kahve ve sigara içip uyanmaya çalışmakta olan Serkan ve Bazal’ın sesi geliyor. Hemen gidip meleği anlatıyorum. “Abi inanamazsınız, anime karakteri gibiydi” dememle birlikte bir süredir kapı eşiğinde dikilmiş bizi dinlemekte olan Cenk’i fark ediyoruz.

“Madagaskarlı Murat’ımız olmuşken bir de anime gözlü yengemiz olursa tam oluruz”

Hepimiz Madagaskar’a dair bir takım şeyler mırıldanıyoruz. Duvarda kahverengi neonla “YENGE” yazıyor. Bu kelimede bir iticilik var diye geçiriyorum aklımdan.

200

Madagaskar elçimizin de katılımıyla kahvaltıya geçiyoruz. Muazzam bir öğle kahvaltısı. Murat “abi en çok da bu mahallenin fırınlarının yaptığı bu şeyleri özleyeceğim” diyor. Dönüp, “Madagaskar’da nasılmış ki kahvaltı geleneği” diye soruyorum. Murat boş boş bakıyor. Serkan bir solukta “abi, dünyanın dördüncü büyük adası olduğunu, Hindistan yarımadasından koptuğunu, Dünya’nın hiçbir yerinde olmayan ekosisteminin çok insan yaşamaya başladığı için zarar gördüğünü, Fransa’nın adayı kolonileştirirken bir Doğu’dan bir Batı’dan seçip limanlarını bombaladığını, işi Kral’ın sarayını bombalamaya kadar götürdüğünü ve direnen Madagaskar halkına rağmen Kral’ın en sonunda teslim olduğunu, ancak 1960’ta bağımsızlaştığını biliyorsun ama kahvaltıda ne yediklerini öğrenmedin?” diyince ortamı bir sessizlik kaplıyor. Serkan tek; biz hepimiz. Tüm gözler ona dönmüş durumda. Ben “sen bunların hepsini nasıl aklında tuttun?” diye hepimizin merak ettiği soruyu sorarken Murat ekliyor; “bunlar hiç benim kelimelerim değil, ben size böyle anlatmış olamam lan, ne yaptın sen abi akşam biz yatınca kitaba mı döktün?” diyor. Gülüşmeler falan. Serkan işte. Aklımdan “Madagaskar’a beni değil onu vali atamalılar” diye geçiriyorum. Duvarda “VALİ” yazıyor.

Pazarlar genelde evde yatışla geçer. Hepimiz bir yerlere yerleşiriz, herkes bir şeylerle uğraşıyor olur, arada muhabbet ederiz. Bu hafta rutini bozan tek şey Bazal’ın arada birden çok “abicim çıkarın beni buradan” diye mızırdanması. Bir yerden sonra bırakıyoruz sakinleştirmeye çalışmayı. Zaten pazar gerginliği de var.

“Patronu arayıp ben gelmeyeceğim” demem lazım diyip duruyor.

Serkan en sonunda duruma el koyuyor.

“Abicim senin patronun değil yöneticin var, bir. İki, sabah arar ‘iyi değilim bugün beni idare edin’ dersin.

Bazal akışa teslim olmamakta kararlı.

“Haberi izlemiş midirler acaba? ‘Bazal’a bak sen’ falan diye muhabbetler mi yapacaklar yarın ofiste” diyor.

Serkan da vazgeçmiyor.

Tenis maçı gibi.

“Abicim, sen şu an bu durumu toparlamaya bakacaksın. Odaklandığın bu gibi şeylerin sana şu an bir faydası yok. Kızı bulalım, cüzdanı verelim, durumu anlatalım, olayın hukuki boyutuna da elimizden geldiğince müdahale edelim, toparlamaya çalışalım. Sonra bakarsın, çevren seninle ilgili ne düşünmüş, olumsuz bir durum varsa işte o zaman düşünürsün bunları” diyor. 

Bazal’ın aralıklı direnişleri devam ederken, Murat bilgisayarda Madagaskar’ın yemek kültürünü öğrenmeye çalışıyor, Serkan’ın neyle uğraştığı şüpheli, her şey olabilir, küççük dahi. Cenk, Twitter’dan haberi yapan muhabire ulaşmaya çalışıyor. Günün sonunda muhabirin hesabı olmadığı için onunla konuşamıyor ama beraber çalıştığı kameramana ulaşıyor. Elde var sıfır. Eleman “abi biz malzemeye denk gelirsek haberi yapıştırırız, gerisini de takip etmeyiz. Şimdi sizin haberinizi yapsak, olur mu, olmaz, çünkü torpil gibi olur” falan yazıyor Cenk’e, Cenk dayanamayıp “ulan iktidar kocanız gibi zaten, biraz da enişte haberi yapsanız ne olacak?” diye yazıp herifi blokluyor.

Pazar geceyarısı uyanıyorum. REM uykumun ortasında uyanmış olmalıyım. Geçen Ayşegül anlatmıştı, REM sırasında uyanırsak rüyaları hatırlıyoruz. Rüyamda konferans salonu gibi bir yerdeyim ama herkes kokteyl havasında ayakta duruyor. Sahnede kürsü, kürsüde Binali Yıldırım, cloud’u açıklamaya çalışıyor, adeta bir teknoloji dersi derken Bazal’ı yanında melekle bana yaklaşırken görüyorum. Meğer Bazal’ın patron diyip durduğu benim melekmiş derken uyanıyorum işte. Sabah bu komediyi hatırlamalıyım diye düşünürken uykuya dalıyorum.

tumblr_o1oet2zaqc1qhdexko3_540

Pazartesi sabahı evde beklenen hareketlilik başlamış. Mutfağa doğru giderken aklıma gece uyandığım geliyor. Sahi “Ayşegül kim?” diye soran olmuştur. Boşverin, bahsettiğim herkesi de tanımak zorunda değilsiniz, değil mi? Elbette rüyayı hatırlamıyorum. İşte tam bu örnekte uyumak demek unutmak demek.

Ben kahvemi içerken herkes görevine dağılıyor. Sahi, siz benim hiç ama hiç evden çıkmadığımı mı düşünüyorsunuz? Yok canım, keşke öyle bir lüksüm olsa. Ben de sizin gibi işe gidiyorum. Pazar sabahları yani dün yapmış olduğum gibi, hatta bazen Cumartesi’leri de yaptığım gibi, kahvaltı için taze ekmek almaya fırına da gittiğim oluyor.

İşe gitmek için evden çıkarken Bazal’ı benim koltuğumda oturmuş duvara bakarken bırakıyorum.

On otuz gibi Cenk, ismi “Cüzdan” olan bir whatsapp grubu kuruyor. Grubun görseli de mevzu bahis cüzdan olunca yazışma gülüşmelerle açılıyor. Mağdur Bazal da yandan yemiş bir smileyle katılıyor aramıza. Serkan “adresi buldum ama bir sıkıntımız var” diye söze giriyor. “Kız galiba öğrenci, adresi Edirne görünüyor” diye yazıyor hızlı hızlı. Bazal “allaaaam” yazıyor. “Dur abi” yazıyorum. Serkan hemen araya giriyor, “telefonunu aldım, arayıp kızın şimdiki adresini öğreneceğiz”. Murat “o nasıl olacak?” diye atlayınca bir süre gözlerim ekranın tepesindeki grup ismine takılı kalıyor. Kimse bir şey yazmıyor derken fikir Cenk çakalından geliyor. Yaban çakalıdır, küçük pratik bilgileri birleştirmesini bilir. “Gökçe, kızın ailesinin evini arayıp, ‘ben lise arkadaşıyım’ diyecek ve ulaşmak için adres ya da telefon almaya çalışacak” yazıyor. Gökçe, Cenk’in kankalarından. Aklıma bir gece metro çıkışında genç bir çiftin bunu durdurup, “ya, biz bu gece beraber kalacağız ama kız arkadaşımın ailesi onu kız arkadaşının evinde olacak diye biliyor. Şimdi annesini arayacak, annesi kız arkadaşıyla konuşmak isteyebilir, isterse konuşur musun?” demelerini hatırlıyorum. İşin garibi hikayenin devamını hatırlamıyorum ama fikir aklıma yatıyor. “Olur o iş” yazıyorum. Gruba bir pozitivizm geliyor. Bazal, “kaç gibi evde olursunuz?” diyor, ben erken çıkacağımı söylüyorum. Yedi civarı hepimizin toplaşmış olacağı bilgisinde birleşip telefonlarımızı bırakıyoruz.

2001

Eve gittiğimde Bazal’ı yeterince sıkılmış buluyorum. Duvara Madagaskar haritası asmış, çevresine adayla ilgili bilgiler yazmış. Yok kağıda yazmamış, duvara yazmış ayı. Bazal’ın sıkıntılı enerjisi duvarın anasını ağlatmış yani. Neyse diyorum, ağlayan duvarın anası olsun… Yedi gibi herkes toplaşınca numara tuşlanarak telefon Gökçe’ye uzatılıyor. Salona derin bir sessizlik hakim. Gökçe öksürerek boğazını temizliyor ve konuşmaya hafif heyecanlı bir “ii merhaba teyzecim” ile başlıyor. “Çağla’nın arkadaşıyım ben, liseden” diye devam ederken bir yerde duraksıyor. Kısa bir sessizlik olunca Serkan fısıldıyor “Edirne Anadolu Öğretmen”. Gökçe tekrarlıyor. Sonra “tabi olur” derken eliyle havada bir şeyler yazma hareketi yapıyor. Telefonumu çıkarıp Gökçe’ye tamam manasında bir  harekeret yapınca Gökçe numarayı söylemeye başlıyor.

Elimizde adres değil telefon numarası var. Umutlu olmak için yeterli. Cenk “Whatsapp’ten yazalım” diyor, Bazal “sapık gibi mi?” diye atlıyor. Cenk hafif sinirlenip, “sanki kızın cüzdanına asılıp çeken benmişim gibi pampa” diyor. Bazal “abi ne bileyim ben yaa” diye isyan ederken ben sırıtarak araya giriyorum; “abi her sarkana asılmayacan işte”.

Çağla’nın aranmasına karar veriliyor. Bazal “ben konuşacağım” diyor, hafif mahçup ekliyor, “hepiniz her zamanki gibi elinizden geleni yaptınız, şimdiden sağolun ve haydi bakalım” diye hızlıca ekleyip kızı arıyor.

Kabus gibi geçen 3 günün ardından sonunda bir şey elde edebilmiş olmanın verdiği enerjiyle kendinden emin ama tedbirli ve mesafeli bir ifadeyle konuşmaya başlıyor, “Çağla selam, ben Bazal” diye tam hızını almışken çat diye kesiliyor konuşması, bir saniyeliğine suratında bir rahatlama ifadesi görüyorum. Bir şey Bazal’ı rahatlatıyor. Gülerek “babam biyoloji öğretmeniydi” diye başlayan bildiğimiz isim açıklamasına girişiyor. Sonra, zaman kaybetmek istemediği her halinden belli bir şekilde kıza bir solukta cüzdan hikayesini anlatıyor ve “şimdi ilk hedefim seni cüzdanına kavuşturmak” diyerek bitiriyor. Kısa bir sessizlikten sonra samimi bir şekilde “hadi yaa” diyor, “doğru söylüyorsun, en sıkıcısı bu di mi?” diyince hepimizin resmen ağzı açık kalıyor. Son günler ne çok şaşkınlık getirdi diye düşünüyorum. Duvara dönüyorum, hiçbir şey yazmıyor. Neden? Çünkü duvarda artık Madagaskar var. Bazal, “tamam önce cüzdanını sana ulaştıracağım” diyerek telefonu kapattıktan sonra bize dönüp, bizdekine benzer bir şaşkınlıkla, “oh be” diyor. “Kız çok olumluydu abi. Olayı anlatınca güldü, o cüzdan bana döner diye aklımdan geçmemiş değildi de, yok artık demiştim dedi” diyor. Gülüyoruz. Murat “şansa bak a.me.ka” diyor. Aklıma Murat’ın davalık olma hikayesi geliyor, gülüyorum. Sonra birden düşünüyorum, “lan bunun hükmü ertelenmişti, yurtdışı çıkış yasağı da olmasın” diye geçiyor kafamdan.

“Sen neye en kötüsü dedin?” diye Bazal’a sorarak ortama geri dönüyorum. “Abi kız banka kartlarını iptal ettirmiş” diyor. Bu arada haberi izlememiş bile. “Kimse de gelip söylemedi, hayret” dedi bana diyor Bazal. Sonra da planı açıklıyor; “Cenk ve Serkan, sizden ricam Çağla’nın evine gidin” derken araya yeni bilgi sokuşturuyor “abi bakın bu da tuhaf, kız zaten iki sokak yanımızda oturuyormuş”.

Cenk’le Serkan evden çıkarken son dakikada ben de onlarla gitmeye karar veriyorum. İçimden bir ses “sen de git” diyor. Size falcı özentisi takıntılarımdan bahsetmiştim galiba. Bakıyorum da içseslerimden de bahsediyorum artık. Önceki gece Bazal’ın bana kadın gibi düşünüyorsun demesi üzerinde düşündüm biraz. Ayşegül’le de konuştum. Bir ara size bunu anlatayım.

Ben size kendimin gıybetini yaparken Çağla’nın yaşadığı evin kapısına geliyoruz. Bu kız bildiğin bizim komşumuz. Bazal salağı iki gün önce Çağla’yı hayatlarımıza aldığında kız bir cüzdandan ibaretti. Artık kızdan bahsederken arkadaşımızmış gibi adını kullanıyoruz. Şu an, Serkan ben ve Cenk’ten oluşan üçlü kızın kapısının önünde dikiliyoruz. Hayat tuhaf diye geçiyor aklımdan. Serkan zile basmak için elini uzatırken içeriden birinin seslenişini duyuyoruz;

“çare sütlü nuriye”

– 3. bölümün sonu – 

4.bölüm için buyrun

Reklamlar

HER SARKANA ASILMAYACAN – BÖLÜM 3” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s