Her Sarkana Asılmayacan – Final

bir önceki bölüm

ilk bölüm

madagaskar

Ne zaman bavul görsem aklıma Tanju Okan’ın Kadınım şarkısı gelir. Tok yapmaya çalıştığım bir sesle “eşyalar toplanmış” diye giriş yaparım. İçimden. İçimden de tok sesle söyleyebiliyorum ben. Siz de yapıyorsunuzdur da denememişsinizdir. Deneyin derim. Neyse, şarkının devamını hiç getiremem çünkü sözlerini ezbere bilmem. Zil çalınca kapıya doğru giderken gözüm koridordaki bavullara takılınca bunlar geçiyor aklımdan.

Melek ve Çağla geldi. Kahvaltı hazır merak etmeyin. Ben hazır değilim. Kapıyı Bazal açıyor. Arkasında konuşlanıyorum. Çağla’nın ilk sözü “Bazal?” oluyor, Bazal evet manasına gelecek bir mimik yapmış olmalı ki Çağla gülmeye başlıyor. Bazal da gülüyor. Melek ciddi, ben ciddi. Bazal’ın “buyrun, buyrun”ları eşliğinde salona doğru ilerliyoruz. Arkamdan bir ses yükseliyor; “eşyalar toplanmış, seninle birlikte”. Tüylerim ürperiyor. Lan bu benim kardeşim mardeşim çıkmasın diye geçiyor aklımdan. Hızlıca zihnimi taramaya çalışıyorum, okula başlamadan önceki dönemde çok zaman geçirdiğim ama sonraki dönemde hiç hatırlamadığım biri var mı diye. Belki de bizi küçük yaşta ayırdılar ama ilk yıllar en önemlileri olduğu için…ne diyorum. Birden soruyorum;

“Kadınım’ı söyleyen hanginizdi?”

“Bendim” diyor Çağla, suratında muzip bir gülümseme var. Melek’le birbirlerine bakıp tekrar bana dönüyorlar ve garip bir şey yapıyorlar. Çağla ağzını oynatıyor, playback yapıyor yani; Melek de yine şarkının ilk dizesini söylüyor. Tok bir sesle. Bu sefer de biz Bazal’la birbirimize bakıp kopuyoruz; Bazal gülerken “şaka gibisiniz yaa” diyor; Melek cevap veriyor;

“Tuhaf bir eğlence anlayışımız olduğu doğrudur”.

Bazal kendisine çok iyi arkadaşlar buldu diye düşünürken birden düşünmek istemeyeceğim olasılıklar geliyor aklıma. Gitmek, bir yandan da geride bıraktığın hayatlarda bir şeylerin değişmesini göze almaktır. Al sana aforizma.

Melek “bavullar niye?” diye sorduğunda Bazal bana bakıyor. Allah allah. Giden benim diye ben mi cevaplamalıyım. Onu mu diyor? Kaşlarını yukarı kaldırıp kafasını hafifçe yana eğiyor. Evet ya, adam bayağa onu diyor. Bazal’a gözlerimi devirip Melek’e “yarın, birazdan tanışacağınız Murat’la birlikte Madagaskar’a gidiyoruz, bavullar bizim” diyorum.

“Kalıcı gidiyorsunuz herhalde” diyor, cevap vermeden konuyu kahvaltıya bağlayıp bavullara odaklanmış ekibi salona davet ediyorum.

Gece eğlenceli geçiyor, ekip tam +2’miz var. Kahvaltı üstüne sigara, sigara üstüne bal kaymak, Madagaskar, Bazal’ın diğer fırlamalıklarından örnekler, Çağla ve Melek’in işleri güçleri, bizlerin işleri güçleri hakkında sohbetlerle yiyip bitiriyoruz geceyi. Gecenin sonunda Bazal, “o değil de, ben senin Madagaskar’a gidiyor olmana hala inanamıyorum” diyor. Melek’le göz göze geliyoruz. Üzüntü mü gördüm suratında diye düşünüyorum. Bilemem. Böyle şeyler ancak üzüntüyü yaşayan söylediğinde emin olunan şeyler. Gitmek, emin olamadığın konuları emin olmamak üzere yarım bırakmak aslında. Al sana bir aforizma daha…

Çok teşekkürler edilip ayrılırken bu ekibin tekrar bir araya geleceği arada geçen konuşmalardan belli oluyor. Ekip tam ama -2 olarak. Bir aforizmaya daha gerek yok diye düşünüyorum.

Madagaskar işi o kadar ani oldu ki ben bile gideceğime inanmakta zorlanıyorum. Ama bu tanıdık bir duygu. Uzun yol öncesi hissedilen o bir şey unuttum hissi gibi. Uykuya dalarken Melek’in gözlerinden başlayıp, Antananarivo’da paskalya çöreği satan bir Türk fırınının arka kapısında bitireceğim bir rüyaya dalıyorum.

Sabah biraz karambol geçiyor. Hepimizin üzerinde bir mallık var. Hepsi benden önce kalkmış, şaşırıyorum. Duygusal yapıyorlar bana, evden çıkmadan uzun uzun vedalaşalım dedik falan diyorlar. Biraz da gıcıklık olsun diye yapıyorlar, Murat da ben de vedaları sevmiyoruz. Murat daha uyuyor ama yetişeceğini biliyorum, o adamda en sevdiğim özellik tezcanlılığı. Gidişim şerefine sigara içiyoruz, her şeyin şerefine yaptığımız gibi. “Tamam abi dönmeyecekmişim gibi davranmayın” diye bitiriyorum muhabbetleri. Teker teker sarılıp öpüyorum hepsini. Herkes gittikten sonra, Murat’la çıkarken evde son baktığım yer duvar. Şimdi üzerinde Madagaskar olan duvar…

Havaalanına giden serviste özellikle sola, cam kenarına oturuyorum. Yenikapı’dan Yeşilköy’e doya doya izlemek istiyorum.

11984864795_a91e8cf5d3_b

Bozdoğan Kemeri’nden geçerken birden Murat’a dönüp;

“Lan sen hakikaten dönmemek üzere mi gidiyorsun?” diyorum.

“Abi burada kalmak için neden yok. Üzerine alınma, sizleri elbet seviyorum ama biliyorsun benim durumları” diyor.

“Ulan ben de sana onu söyleyecektim” diyorum. “Senin ertelenmiş bir cezan vardı ya, herhalde yurtdışı çıkış yasağın yok, değil mi?”

Bir an suratıma boş bakıyor. Şüpheyle “olsa, pasaport verirler miydi?” diyor.

Ben de şüpheliyim. “Vermezlerdi herhalde” diyorum. Zeytinburnu’nu geçerken bu şehre ilk geldiğim yıl gördüğüm yunus sürüsünü hatırlıyorum. Oturup geçişlerini izlemiştim.

Bavullar ve sırt çantalarımızla havaalanına adeta bir Yeniçeri Ocağı gibi giriyoruz. Check – in bankosuna doğru ilerlerken bir yandan da pasaportumu bulmaya çalışıyorum. Koyduğum yeri yanlış hatırlayıp bir türlü bulamazken aklıma bir görüntü geliyor. Geçmişimin bir yerlerine ait, eskiden beni üzen, şimdi hatırladığımda bende sadece kendime dair bir şeyler uyandıran görüntülerden. Sağol Ayşegül diye geçiriyorum içimden. Bankonun önüne geldiğimizde elimi attığım yerden pasaportu çıkartıyorum. Tek hamlede. İşte tam bu an. Yine size söylemediğim bir şeyler var. Pasaportu bulmuş ama elimi oradan çıkarmamıştım. Düşünüyordum çünkü. O görüntünün üstüne düşünüyordum. Dere tepe düz gittim. Eskiden bu deyimdeki düz kelimesinin dere ve tepeyi tanımladığını sanır, ne saçma derdim. Ama artık şairin burada düz ile başka bir şeyi kast ettiğini biliyorum. Buna benzer bir mantıkla, yani artık kendimin de aslında ne kast ettiğini bildiğim için tam bu an kalmaya karar veriyorum.

Tam bankonun önünde Murat’a dönüp “ben gelmiyorum” dediğimde yer hostesinin suratında beliren ifade olayın bir nevi terkediş olduğunu sandığını düşündürtüyor bana. Her şeyi düşündün, sıra ona geldi değil mi? Murat’a bakıyorum, boş boş bakıyor. Bilemedi ne diyeceğini. Planlarını benden önce yaptığı için onu satmış gibi hissetmiyorum. Kendisine hızlı gelmesini sağlamak adına odaklama cümlemi kuruyorum; “seninle pasaport kontrolüne kadar gelip seni uğurlayacağım” Maksat vedalaşmak değil, gidebildiğinden emin olmak.

Kontrole doğru giderken Murat sırıtarak “lan oğlum ne adamsın, resmen havaalanına eşya taşıdın, şimdi geri taşıyacaksın” diyor. Bir saniye ara verdikten sonra “lan bileti yakıyorsun” diye ekliyor.

Gülerek “en azından açık yapmaya çalışacağım” diyorum. Sıranın başladığı yere yaklaşınca adımlarını hızlandırıp “hadi ben gittim” diyor. “Kendine iyi bak” diyor ve kenarda bir yere konuşlanıyorum.  Sıra hızlı ilerliyor. “Aferin, çalışın, dışarı çıkmak için bile para ödüyoruz” diye geçiriyorum içimden. Murat’a soldan üçüncü polis denk geliyor. Bu arada, tekrar merhaba, ben Cemre, gereksiz ayrıntılarını hatırlama uzmanıyım. Polis pasaportu Murat’a geri uzatırken Murat göz ucuyla beni kesiyor. Artiz. Sırf bu anı yaşayabilmek için sıra boyunca dönüp bir kere bile bakmadı. Uzaklaşırken arkasından gülümsüyorum.

Taksiye atlayıp Zeytinburnu sahile gidiyorum. Üşenmeyip o eşyaları taşıyor ve bir banka oturup akşama kadar denize bakıyorum. Zaman hızlı geçiyor. Gözlerim manzarada, salıyorum beynimi gezsin. Keyfim yerinde olunca yapıyorum bunu. Kontrolsüz hızda düşünme etkinliği. Bazen deli olduğumu düşündüğünüzü düşünüyorum. Değilim. Etkinlik hoş geçiyor bu arada. Geçmişe gidiyorum, çok yapmadığım bir şey yapıp gelecekle ilgili spekülatif senaryolar hayal ediyorum. Melek’le ilgili bir şeyler hayal etmiyorum. Oraya dokunmuyorum. Dokunmak istemiyorum. Orası kendiliğinden gelişsin.

Ciddi anlamda saatler geçtiğini fark edince kalkıyorum. Eve gitmeli. Şaşıracaklar. Piçleri sevindireceğimi düşünüp sırıtıyorum. Manzara izlediğim saatlerin bedelini akşam trafiğine kalarak ödedikten sonra sonunda kapının önündeyim ama bir terslik var. Matrix’te bir şeyler değişmiş. Kapının önünde ayakkabılar var. Kadın ayakkabıları. Kadın ayakkabısı olması değil bu kadar şaşırtan, o kadar da abaza bir ekip değiliz. Bizim evin önünde ayakkabı olmaz. Olması bende şüpheli bir durum olduğu sonucu doğuruyor. Bizimkilerin kızları eve aceleyle aldığı sonucuna varıyorum. Bendeki serbest düşünme durumunun sonuçlarına bir örnek. Ayakkabılardan nereye geldim. Neyse ki bunların hepsini fiziksel olarak bir şeyler yaparken de düşünebiliyorum diye düşünerek kapıyı açıyorum. Evde alışılmadık bir sessizlik fonunda ingilizce konuşan biri var.

Salona girdiğimde Melek ve Çağla dahil bizim ekibi, şimdi ekip tam -1 oldu, bilgisayarın başında buluyorum. İçeri girerken çıkardığım seslere dönüp bakmadıklarına göre çok önemli bir şey izliyor olmalılar. Ekrana yaklaştığımda birden grupta dışarıdan rahatça görülen bir irkilme ve uyanma yaşanıyor. Bana bakıyorlar.

“Binmedim, gitmedim” diyorum. Çok boş bakıyorlar, anlamış değilim.

Cenk nemli gözlerle bana bakıp “abi Madagaskar uçağı düştü” dediğinde olağanüstü durumun nedenini anlıyorum. Cenk iki üç saniye sessiz kaldıktan sonra ekliyor; “Murat’ın uçağı”

Kafamı ekrana çevirip görmek için baktığımda anlıyorum. Ekranda bir harita üzerinde uçağın kalkış noktası, enkazın arandığı bölge falan işaretlenmiş ve bir spiker konuşuyor. CNN International izliyorlar. Bir anlık duraksamadan sonra ağzımdan şu kelimeler dökülüyor;

“Ölmemiştir o piç”.

 -Son-

 

Elemanların maceralarına devam etmek için

Bozdoğan fotoğrafı Nihat Karabiber’in. Şuradan aldım.

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Her Sarkana Asılmayacan – Final” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s