madagaskar dramı – Çağla

bu arkadaşların hikayesi şöyle başladı

“Sen salona yerleş, ben kağıt kalem alıp, kahveyi yapıp geliyorum” diyerek gidiyor Melek.

Melek. Beynimin üçüncü lobu. Ne sağım ne de solum garipsiyor Melek’i. Kaç yıl oldu tanışalı… Oturup ilk kez karşılıklı sohbet ettiğimiz ilk günden beri, her zaman anladı beni. Anlaması için anlamlı bulması da gerekmedi, anlam aramadı. Helal olsun.

Elindeki tepside iki kahve, özenle sarılmış 3 sigara, yaprakları kahverengi bir not defteri ve kullanmaya bayıldığı 0.1 kalemle geliyor. Not alacak. Siz bir şey anlatırken çantasından defter çıkarırsa şaşırmayın. Söylediklerinizin hepsini yazmaz, sadece kelimeleri not eder. Herşeyi hatırlayabildiği için, elbette her şey değil ama bence çok şey, sadece akışı ve bağlantıları hatırlatacak kelimeleri not etmesi yetiyor. Yazıyor, yazmayı seviyor. Malzemesi bizmişiz, o yüzden not alıyormuş. Aslında en iyi malzeme kendisi.

“Clementine ha?” diyor.

Gülüyorum. “Şu adama Clementine demesen artık?”

“Seansımızın sonunda bunu bir kez daha değerlendirir misin?”

Yine gülüyorum. “Tamam”

Şimdi ona yaklaşık bir senedir hayatımda olan bir adamı anlatacağım. Bilmediği bir hikaye değil. Her zaman tuhaf bulduğu ve tuhaflığından hoşlandığını söylediği bir hikaye. İlk öğrendiğinde, hiç yorum yapmadan “bu tuhaf ilişkiyi yazabilir miyim?”diye sormuştu. Onun öğrenişi benim için de bir ilkti. İlk defa hayatımdaki önemli bir gelişmeyi onunla gelişmeye başladığı gibi değil, ancak gelişmeye başladıktan üç ay sonra paylaşmıştım. Şimdi sözümü tutup son gelişmelerle birlikte baştan sona herşeyi anlatacağım Melek’e. Not edilen kelimelerden çıkacak hikaye ona kalmış artık. Çünkü hayatımda olan bitenin her türlü yazım hakkını hiç tereddütsüz sadece ona veriyorum. Yazabilsem bir de kendime verirdim.

“Tarçınlı kahven nasıl?” diye ortayı açıyor bana. Hastasıyım. Fil hafızalı. Hep benim hafızamı övüyor ama kelimeleri not ede ede master hafıza edindi, farkında değil.

Gülüyorum.

“Evet, ‘Clementine Bey’le iki kere tanıştım. Galiba daha tanışma kısmında ayrı düşüyoruz biz zaten. Ben iki sayarken o ancak bir sayabiliyor. Adama hep tur bindirdim galiba” diyorum.

Bundan üç yıl önce, bir akşam lise buluşmasına gidiyorum. Liseden mezun olalı 9 yıl olmuş, yakın arkadaşlarımdan hiçbiri buluşmaya gelmeyecek ama ben yine de gitmek istiyor ve gidiyorum. Kimseyi tanıyamayacağımı da gitmeden biliyorum. Neyse, mekana gidiyorum, kapıda karşılanıyorum. Eleman sormadan “buluşma için geldim” diye atlıyorum. Bana masaya kadar eşlik ederken ben de istikametteki masaları kesiyorum. Birden gözlerime biri takılıyor. Mavi gömlekli. Saçları kısa ve çok güzel. Saçları güzel adam az bulunur.

“Katılıyorum” diye sözümü kesiyor. Bunu söylerken gülüyor olmasından anlıyor, ben de gülmeye başlıyorum. “Clementine” diyorum.

“Evet kızım, bunun hiçbir şeyini tartışmam ki ben. Adamı gördüm işte. Gen kaymış. Aslında kızıl olacakmış. Adı da Clementine olacakmış. Hepsi o gen yüzünden. Kaymış, adam sarışınımsı, açık tenli, az çilli bir şey olmuş. Bir de üstüne annesi “Alp” demiş. Clementine lan, Alp ne?”

“Hikayeyi atlayarak anlatayım mı?”

“Yok yok, uzun versiyon ya” diyor. Kırmıyorum.

Ben Clementine’ı gördüğüm anda zaten zihnim çoktan duaya başlamıştı. O masa olsun, o olsun…ve tartışmalı da olsa şanslıydım bence. Barın elemanı beni o masaya götürdü. Masaya gittiğimde tam bir maldım, bir yandan hafızamı tarıyorum, böyle bir insan güzeliyle aynı lisedeydim ama tanışmadım mı diye. Bir yandan da belki şaraptır diye geçiyor aklımdan, yıllandıkça güzelleşen, kalitelisinden…Çeşit çeşit fantasyalar anlayacağın. Fantasyaya çok dalmış olduğumu, Alp’in ismini tanışırken öğrenememiş olup sonraki onbeş dakika boyunca birinin hitab etmesini beklemek zorunda kalmamdan hatırlıyorum. Zaten topu topu yarım saat sonra yanlış masada olduğumu anlamamla gece benim için bitiyor.

Melek hikayeyi bildiği halde kopuyor. “Abi bu yalnız büyük mallık” diyor.

“Lisemin buluşma masasına geçmeden mekanı terk etmiştim zaten” diyerek gülüyorum. Mekanda o akşam iki buluşma varmış. Alp’lerin masası üniversitede MBA yapan bir grup insanın buluşmasıymış. Ben bunu ders muhabbeti yapmaya başladıklarında anlayabilmiştim ancak. Sakince yanımdakine dönüp, “bu lise buluşması değil mi?” diye sorduğumda bana anlamsızca baktığını hatırlıyorum. Aynı sakinlikle kalkıp iyi akşamlar dilemiş ve gitmiştim.

“Salak tesadüfler işte” diyorum.

Melek heyecanla atlıyor; “Bak işte. İnsanlar fark etmiyor, ya da hatırlamıyor. Herkes senin kadar dikkatli ya da yarmafil hafızalı değil ki” diyor. Defterine not aldığı şeyin “yarmafil” olduğuna eminim. Çünkü doğaçlama geldi aklına ve unutmak istemiyor. Fark etmemiş gibi davranıp tepki vermeyeceğim. Beklemediği bir anda kelimeyi kullanıp onu şaşırtacağım. Çünkü böyle şeyleri seviyor. Ben de onu sevdiğim için bunları yapmayı seviyorum. Sahi neden sürekli sevgiden bahsediyorum?

“Heeey” diye sesini yükseltip beni daldığım yerden çıkarıyor. “Ne düşünüyorsun?”

“Ha anlatıyordum”.

“Hayır. Ben sana tesadüfleri anlatıyordum.”

“Nasıl yani?”

“Kızım işte diyorum ya, insanlar tesadüfleri fark etmiyorlar bile aslında. Ya da hatırlamıyorlar. Ama sonra biri tesadüflerden bahsedince burun kıvırıyorlar”.

Gülüyorum. Melek tesadüfleri önemser. Tesadüfleri sever. Bir şeyleri sevmek güzel diye düşünmeye başladığımda kendimi durduruyorum. Yeter artık, evet, Clementine hikayesi sevgisizlik kuyusunun dibini boyladığından beri sürekli sevgiyi düşünüyorum. Kendimden sıkıldım. Sevgiyi düşünmek deyince ne kadar salak geliyor kulağa. Hep Dale Carnegie yüzünden. Bize ortaokulda okuttukları o mal yüzünden. Sonradan öğrenmiştim aynı zamanda satış uzmanlığı konusunda eğitim verdiğini. Sevgi, mutluluk, paylaşmak gibi aslında duygusal dünyalarımızda dev yeri olan kelimelerin içini bu adam boşalttı.

Kendimi Dale Carnegie’yi döverken bulduğumda Melek’in salondan çıkmış olduğunu fark ediyorum. Önümde kahve fincanım yok. Tazeleme zamanı. Gülümsüyorum. Gülümseyince aklıma yine Dale Carnegie geliyor. Sahi, komşusu bahçesindeki sonbahar yapraklarından rahatsız olduğu için bahçedeki yaprakları evdeki bir odaya taşıyarak mutlu olan adamın hikayesini de o dalyarak mı anlatıyordu?

“Meleeeek” diye sesleniyorum.

“Efendim?” diyor.

“Tarçın koyma” diyorum. Tarçın o ilk tanışmadan gelen bir olay. Alp o akşam kahve içiyordu ve garsondan tarçın çubuğu isteyip içine atmıştı. Ben şahsen “hassiktir, ne yaptı?” tepkisi verdiğimi çok net hatırlıyorum ama eve döndüğümde neden denediğim konusunda da hiçbir fikrim yok. O gün bugündür evde arada bir tarçınlı kahve içilir.

Melek kahvelerle geliyor, ikinci sigarayı yakıp bana uzatıyor ve “devam” diyor.

Asıl tanışmamız geçen sene aşağı yukarı bu zamanlar. Üçgeni hatırlarsın, Sen “sizi buluşturan üçgen” derdin. Benim freelance iş almaya yeni başladığım dönemler. Eski şirketimdeki iş arkadaşım beni Alp’in şirketine yönlendirmişti. Daha doğrusu onları bana. Kendi müşterilerinin bir işinin tamamını olmasa da çoğunu dışarıdan bana yaptırdılar. Neyse işte, bu işi aldığımda Alp benle ilk kez tanışırken, ben onunla ikinci kez tanışmış oldum.

Clementine’la ikinci kez tanıştığım dönemde biriyle beraberim.

Dayanamayıp sözümü kesiyor. “İşte benim bu gibi durumlara verdiğim isim tesadüflerin kırılma noktası; tesadüflerin elektroşokla hayata döndürülen kalpleri aslında o kesişim noktalarında” diyor.

Hiçbir yorum yapma gereği duymadan, gülümseyip elinden sigarayı alıyor ve göz kırpıyorum. Bunun ne demek olduğunu biliyor. Zaten bahsettiği noktaya verdiği ismi de söyleyemedi, cümleyi dolandırdı.

“Neyse, çok uzadı, bölme beni” diyerek devam ediyorum.

O dönem kendi Kiev karambolümü yaşadığım dönem. Hani sana anlatamamıştım da ancak üç ay sonra haberin olmuştu. Aşık olduğum adam gitmiş, üç sene öncesinden bir Clementine gelmiş, ben ortalıkta “sahi ben ne yapıyordum?” şeklinde dolanıyorum, baktım Clementine’la beraberim.

Dayanamayıp sözümü kesiyor; “Nasıl berabersin? Zaten hayatında biri yok mu?”

Vallaha ben de kendime benzer sorular soruyorum, o dev aşkım hala var mı yok mu anlamamışım, hani Pulp Fiction’dan Travolta’nın gif yapılmış bir sahnesi var ya, işte onun gibiyim kendi zihnimin içinde, şaşkınlıkla bir şeyler arıyor ama bulamıyorum.

elw7m

“Hayret, 90’ların deyimiyle balataları tamamen sıyırmışsın meğer o dönem. Ne kadar profesyonelce saklıyordun.”

Aslında saklamıyordum Melek. Hiç böyle bir çabam yoktu. Kafam o kadar karışıktı ki, duygular, hormonlar, geçmişten gelen bir takım kaybolmuşluklar falan hepimiz kolkola girmiş yürüyorduk işte. Önümüze gelene bin tekme hesabı. Doğal yani böyle bir karmaşadan o topun çıkamaması…

“Neyse, bence apayrı bir konu o dönem. Sen Clementine’ı anlat bana. Ya da dur. Hikayede bir atlama yapalım. Top şimdi nerede onu söyle bana sen!”

Top şu an ortada Melekcim. Zaten bana sorarsan bizim Clementine’la olayımız top çevirmek.

“Nasıl yani?” diyor.

“Bir Princes gönder gelsin, onun üzerinden devam edelim” diyorum.

Bütün ayrılıklar zor biliyorsun. O dönemki ayrılık benim için başka bir zordu. Biraz kendimi toparlamam gerekti. “Nasıl berabersiniz?” diyorsun ya, değiliz de aslında. Bölük pörçük bir şeyler yaşıyor, paslaşıyor, bir iki güzel gol atıyoruz sonra top sahadan çıkıyor gidiyor, bizler de bir süreliğine soyunma odalarımıza çekiliyoruz.

Ben kendimce toparlanıyorum işte, tam bir Avrupalı hoca gibi, soyunma odasında tek başıma beyaz tahtanın önüne geçip en baştan kuruyorum bütün oyunu. Kendi oyunumu yani. Ben kendi soyunma odamdayken Clementine kendisininkinden çıkıp sahalara geri dönüyor, başka takımlarla maç yapmak üzere.

Melek gülmeye başlıyor. “Gülme” diyorum. Benim de gülesim var, bana da komik geliyor. Futbol göndermeli anlatınca daha da komik oluyor ama aslında konu öyle çok da komik değil. Melek “tuhaf” derken haklı aslında yani.

“Eee, sen n’apıyorsun o başka takımlarla oynarken?” diyor.

O dönem öyle bir dönem zaten. Birbirimizden herhangi bir beklentimiz yok. Bu, üzerinde çok da konuşmadan anlaştığımız bir şey. Deplasman maçları konusuna ayrıca geleceğim. O son dönemin konusu.

“Heyecan dorukta”

“Yok ya, ne doruğu, heyecan ancak piknikte…” diyorum.

Gülüşüyoruz. Kafandakileri Melek’e anlatmanın en güzel yanlarından biri; tam burnun kaşınmaya, gözlerin dolmaya başlar, maçtan düşmek üzeresindir, hoca seni oyundan alacak, bir pas verir sana, kahkalarla sonlanan bir gole çevirirsin. Ne övdük Melek’i bu akşam, o zaman kalksın da bir çay koysun madem.

“Melek, bir kahve daha yapar mısın?” diyorum. O, kahveleri yaparken ben yeni sigara sarıyorum. Geri döndüğünde, bir süredir tesadüfler anatomisi yapmamasının şerefine sigarayı yakması için ona uzatıyorum.

Gel zaman git zaman Melekcim, ikimizin de hayatları duruluyor, anlayacağın deplasmana giden dönüyor, soyunma odasında saklanan da çıkıyor ve sahada bir kez daha buluşuyoruz.

“Sahi ne kadar oldu şimdi sizin son kez sahada buluşmanızdan bu yana?”

“Sahi ne kadar oldu?” diyorum.

Ağır aksak ilerliyor maç. Hakem düdük çalıp duruyor, oyun duruyor, tekrar başlayamıyor.

“Niye lan, topu mu çalıyorlar? Herkes mi sakat? Taraftar cisim mi atıyor? Ne oluyor? Neden akmıyor?” Bunları söylerken gerçek bir merak var ifadesinde. Her bir soru arasında ağzından bir küme duman çıkıyor. Ayaklı ışığın önünden periyodik olarak kümeler halinde geçen duman bulutlarına bakarken, bu soruların cevaplarını düşünmenin ne kadar sıkıcı olduğu geçiyor aklımdan.

Tam bilemiyorum Melek. Bir şeyler oluyor. Bilemiyorsun sonuçta, insan hayatı işte. Sevişmeye başlıyoruz, uzun ve keyifli sohbetlerimiz bitiveriyor. Bize ayrılan süre ancak sevişmeye yetiyor gibi bir halimiz var. Oysa benim maçlarımda hakem olmaz bilirsin. O yüzden kimse düdük çalıp maçı bitirmez yani. Maç ancak takımlardan biri oynamadığında biter. Ama bunda öyle olmuyor. Yani Clementine vs. Çağla karşılaşmasında nedense bu sezon hakem var gibi. Halbuki ne soyunma odalarına çekildiğimiz dönem, ne deplasman maçları alındığı dönem sohbet muhabbetimiz hiç bitmiyor. Birbiriyle oynayan herhangi iki takımdan öteyiz yani. Sıradan bir derbi de değil. Olay büyük takım olmak değil, sahada karşılaştığında seyirciye karşılıklı iyi futbol oynayarak adeta şölen yaşatmak Melek. Biz bunu yapabiliyoruz, yani hem süper sohbet muhabbet edip hem de süper sevişebiliyoruz. Ama işte, bu sezon ikisini beraber yapabilme yeteneğimizi kaybetmiş görünüyoruz.

“Seyirci şu an bok gibi bir oyun izliyor yani?”

Benim temel prensibim bu maç konusunda çok fazla yorum yapmamak, spekülasyona girmemek. Ben oyunuma bakıyorum, onun oyununun tekniğini anlamaya çalışıyorum. Anlatırsa mantığını da anlarım. Ne düşündüğünü ve hissettiğini bilirim, anlatmazsa ancak analiz kasar, yorulurum. O yüzden diyorum ya, insan hayatı işte. Neler oluyor bilemiyorsun. Kafasından kim bilir neler geçiyor da o düdükler çalınıyor, o 90 dakikalara hem sevişme hem sohbetler sığamıyor.

“Sen çal düdüğü geç yaaa diyesim geliyor Çağla”

Yok aslında, şimdi böyle anlatınca kulağa olduğundan kötü geliyor. Aslında bu kadar kötü değil. Ben çözüyor ya da tahmin ediyorum mesela onun motivasyonlarını. Bu motivasyonlar zaman zaman çok banal gelse de hatta bazen çok bencil görünüp kalbimi kırar gibi olsa da garip bir şekilde onu anlıyorum. Benim sorunum daha çok kendimi anlatamıyor hissetmem. O yüzden sakince oyunumu oynamaya devam ediyorum. Maç bu Melek, kalk.

Bağırmam Melek’i bir an şaşırtıyor. Şaşırınca ben de kahkaha atıyorum.

“Sıkıldım ayol, bu ne biçim hikaye böyle”

“Ahahahah Çağla, kendi hikayenden sıkılmış oluyorsun ama?”

“Evet abi ne var, sıkılamaz mıyım kendi hikayemden. Baksana akmıyor”

“Akıyor, akıyor. Bakma sen ne kadar çok düşünmüyorum desen de çok düşünmüşsün işte. Baksana, benzetmelere boğdun ortalığı. 90+1 yaptık şurada ayak üstü. Çok düşündüğün için sıkılıyorsun. Ama bak akmaması konusuna katılmasam da bitmemesi konusuna katılıyorum”

“Oğlum bu ilişkinin tipi bu çok acayip. Yemin ediyorum kendimi bazen Dünya’daki ilk gördüğü alet türbişon olan uzaylı gibi hissediyorum. Eviriyorum çeviriyorum anlamıyorum” dediğimde gülüyoruz. Gülüşümüze bariz bir temkin hakim.

Bak ama bir noktada mutabık olalım, bitmesini istiyor değilim. Sadece hayatımın ortasında tam anlamadığım ve beni tam anlamadığını düşündüğüm kocaman bir şey duruyor gibi hissediyorum.

“Öl artık, napayım ya” diyen Melek bir süredir sehpanın üstünde dolanan küçük sinek gibi bir şeyin üstüne işaret parmağını basıyor. Sonra da dönüp şöyle bir açıklama yapıyor;

“Fark ettin mi? Hayvan bir saattir falan aynen senin hatırlattığın gif’teki John Travolta gibi dolanıyordu sehpada. Kanadı mı kırılmış, kafası mı kırılmış ne olmuş ona ya, benim içim sıkıldı vallaha, kusura bakma öldürdüm” diyor.

Bu sefer ben kopuyorum. “Sıkıldın mı Melek?” diyorum.

“Yok, yok sıkılmadım. Sıkılmak denmez buna da işte sanki defterimin ortasında kocaman…”

Gülüyorum. Tamam, bitiriyorum. Tüm bunların uzun uzun konuşulmasının elbette bir sebebi var. Bazal.

Clementine hikayesine başlarken Melek’e dinlemek istediğimi söylediğim hikaye de bununla ilgili. Bazal’la ilgili hikayeler duymak istiyorum. Melek de biliyor. Yani yine aynı karambole doğru gittiğimi hissediyorum. Bu yüzden bu akşam evde Clementine konuşuluyor.

“Gerçekten çok uzadı Melek. Çok merak ediyorum, neler oldu? Yolda, orada? Murat’ın ailesi nasıl? Hepsini merak ediyorum” diyorum.

Sırıtarak “Yok, olmaz. Önce Clementine’ı bitireceksin, bitir onu” diyor.

Clementine bitmez. Baksana. Melek haklı aslında. Adamda gen kayması var. Gerçekten tam bir Clementine. Kız çocuğu gibi, çizgi film ya da çocuk şarkısı karakteri gibi falan değil. Clementine ama yeşil yani. Güneşe çıkmamış, turunculaşmamış, yeşil kalmış bir mandalina gibi. Ama avucuna alasın geliyor işte. Pürüzsüz, dümdüz bir güzelliği var.

Neyse, gelelim olayın trajikomikleştiği yere ve şimdilik bir ara verelim Clementine hikayesine. Çünkü son durum şu; ben hala sahadayım, Clementine top çeviriyor. Benim topu ayağıma almaya hiç niyetim yok, durup onun oyununu izleyeceğim.

“Oha Çağla bir dakika. İşte şimdi beni şaşırtmaya başlıyorsun. Pasif direniş mi, ne iş?” diye soruyor.

Pasif direniş beni güldürüyor. Yok ama, direniş falan yok ortada. Kendimle kafa kafaya verdik ve duruyoruz. Kişisel gelişimci saçmalığı gibi gelebilir kulağa ama kendimizi dinliyoruz. Bu arada gözümüz sahada.

Velhasıl en son şu oldu Melekcim. Baktım ben yavaştan huzursuzlanıyorum, bir şey paylaşmıyor gibi hissediyorum, döndüm dedim ki “Bu ne?”

“Doktor bu ne? Ahahahaha” Melek bunu dayanamayıp her seferinde yapar. O yüzden akışı bozmasına izin vermiyorum, görevini tamamladı, hiç bölmeden devam. Bu şartlar altında ben seninle bir bağ kuramıyorum dedim. Ayrıca senin hala deplasman maçlarına devam ettiğini düşünüyorum dedim.

“Haydaaa Çağla. Hakikaten adama böyle mi dedin?”

“Vay Melek, Clementine demedin adam dedin, hayret”

“Şaşırdım kızım ya. Gerçi sen dersin di mi? Hiç düşünmedin di mi bunu nasıl algılayacağını?”

Vallaha ne yalan söyleyeyim Melek, düşünmedim. Zaten bana öyle bir şey demek de garip gelmedi. Gevşek bir şeyler vardı aramızda. Deplasmana çıkmak yapmadığı şey değil ki. Aslında ben orada ona bu gevşekliği anlatmaya çalışıyordum.

“Yine bir şeyi anlatmak için çok gereksiz başka bir şey seçmişsin, tebrik ediyorum Çağla. Ama bu bir yana, asıl Clementine’ın bundan ne çıkardığını merak ediyorum açıkçası. Hahaha, adama ne demişsin”.

Gülme. Bana hala normal geliyor. Hatta bu durumun sıradanlığını bozmak istemiyorum. Herşeyi açık açık konuşalım. Ne kaybederiz. Gülüyorum.

“U dönüşü geliyor.”

“Ya, yok, U dönmeyeceğim. Tamam, aşağı yukarı şöyle bir şey çıkarmış galiba; birincisi bu hatun kendine güvenmiyor. E bu ne demek oluyor? Bu beni darlar demek oluyor. Galiba bunu çıkarmış. Ama emin değilim çünkü bunu onun bana söylediklerinden çıkarıyorum. Söyleyiş şeklinden çıkarıyorum. Yani bir şey kaybetmiş değilim, sadece yanlış anlaşılmış durumdayım bence.”

“Sana ne dedi ki?” diyor gözlerini açarak.

Sırıtarak, “Bana, ‘Bu kafadan çıkmalısın Çağla’ dedi” diyorum.

Melek gülmeye başlıyor. Çok uzun gülüyor. Bu kadar uzun gülmesi beni kıllandırıyor. Bu muhabbet bu kadar uzun gülünecek bir muhabbet değil.

Sonunda şen kahkahalarını bitirebildiğinde “Kızım adama ters köşeyi göstermişsin ya” diyor a’yı uzata uzata. “Senin öyle bir problemin yok ki”

“Sağol Melekcim, her zamanki gibi çok destekçisin” diyerek ben de sırıtmaya başlıyorum.

Melek birden ciddileşiyor. “O değil Çağla, hakikaten, senin bu adama bir an önce ‘benim senin düşündüğün gibi bir durumum yok, tersi durumlarda sıkıntı yaşıyorum’ demen lazım. Yoksa Kiev Karambolü’nü tekrar yaşayacaksın” diyor.

“Yok Melek” diyorum. Adam alan istiyor. Sadece deplasmanı konuşmadık elbet. Mesela en çok kurduğu cümle “işim çok önemli benim için”di. “Senin beklediğin gibi bir paylaşımı ben sana veremeyebilirim” dedi. Ben de sakince ona bunu bildiğimi söyledim mesela. İlişkiyi tuhaf yapan bu. Topun şu an ortada olmasının sebebi de bu anlayacağın. Beklentileri alınmış, ağır tempoda ilerleyen bir ilişki düşün.

“Ziraat Bankası”

“Tarım ve Orman Müdürlüğü”

“Tarım Kredi Kooperatifi”

“İl Özel İdaresi”

“Nüfus Müdürlüğü”

“Bak nufüs Müdürlüğü’nde beklenmedik şeyler oluyordur bence. Annesiyle evli çocuklar, erkek olarak kaydedildiği için askere çağırılan kadınlar falan”

Evet, evet. Oyun burada bitmiş oluyor. Hepsine benziyor ama Nüfus Müdürlüğüne benzemiyor bu ilişki.

“Anlayacağın Melek, son durumda, onun bana söylediklerinden yola çıkarak ben kendi sahama çekildim”

“Hala çıkmıyorsun sahadan. Çık kızım çık işte. Anlamıyorum ben Clementine’a karşı ne hissettiğini”

“Anlama Melekcim. Bunu da anlamayıver. Bırak kızım biraz da özelimiz olsun. Ben de anlamıyorum işte. İllaha bunu söyleteceksin” diyerek gülüyorum.

“Anlamadığını ama önemsediğini hatta sevdiğini düşünüyorum ben. Haydi bu da sana bonus yorumum olsun. Kiev Karambolü geliyor, ondan da haberin olsun. Bazal o ipe boşuna asılmadı biliyorsun, tesadüf diyip geçtiğiniz” diye başlıyor.

Uzanıp elinden sigarayı alıyorum. Onun kafası açılırken ben de biraz düşüneyim şu mevzuyu. Sonra Melek’ten Murat’ın memleketine gidişlerinin hikayesini dinleyeceğim. Bir dramdır ki gidiyor. Madagaskar Dramı.

-2.bölümün sonu-

sonraki bölüm

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s