madagaskar dramı – ölmemiş merhum

önceki bölüm

her şeyin en öncesi

Dev bir sakinlik içindeyim.

Bakmayın, sakinlik dinginlikten değil. Mallaştım resmen. Ben ki tuhaflıkları seven biri olarak tanınırım, son bir haftada olan bitenler bana bile çok çok fazla geldi.

Sabırlı olun, sizin için bir özet geçeceğim. Fakat şu an daha önemli bir işim var. Cemre telefonunu arabanın teybine taktı ve unuttu. Bir buçuk saattir, bir yandan amansızca şehirden çıkmaya çalışıyoruz, bir yandan da aynı şarkıyı dinleyip duruyoruz. Benim gizli görevim, Cemre’nin koltuğunun sağından solundan uzanarak kabloyu yakalayabilmek. Telefona ulaşıp, kendi telefonumla değiştirip müziği ele geçireceğim.

A-han-da, kabloyu buldum. Değişikliği fark edip muhalefet yapmalarını engellemek için sesi yavaşça kısıp kendi müziğime yumuşak bir geçiş yapıyorum. Sinsi olduğumu düşünüyorsunuz. Evet, sinsilik yaptım.

Güneye, Gökova Körfezi’ne gitmeye çalışıyoruz. Tek engelimiz İstanbul. Çıkabilsek gidebileceğiz. Murat’ın ailesinin yaşadığı yere gidiyoruz.

Cenk arabayı kullanıyor. Yanında Cemre oturuyor. Cemre’nin arkasındaki koltukta ben varım. Bazal da yanımda. Bazal’ın öne oturması yasakmış.

“Yerinde durmuyor piç, olmadık zamanda aynalarımı kapatıyor”

“Afyon’a kadar durmak yok, Afyon’da karınlar doyurulur, herkes kendi çayını öder, sonra yola devam”

“Melek, camları çapraz açınca uyuz bir ses çıkıyor, sigara dönerken Bazal’la ben açalım”

cümlelerinin hepsi Cenk’e ait. Yok, kontrol manyağı değil. Zamanı, benzini, kısacası ölçülebilir şeyleri verimli kullanıyor.

Ben, tuttum kendisini. Sevdim manasında. Arabasında  bir düdük, bir sarı, bir de kırmızı kart var. Hatalı hareket yapana önce kısa bir korna çakıyor, sürücü dönüp bakarsa düdüğü çalıyor, sonra da uygun gördüğü kartı gösteriyor. Çok şık hareket. Kartı yiyenin şaşkınlığı, futbolcuların maçta verdikleri tepkilere benziyor. Ne sahada ne de trafikte yaptığı hareketle kartı hak ettiğini düşünen var. Hakemliği trafiğe taşımanın eğlenceli yanını geç, kavga – dövüş, bağırış – çağırış yok. Düdük-kart-yola devam.

Bu da tuhaf mesela. Ama son bir haftada tuhaflık şov yaşandığı için arada kayboluyor. Penne Arabiatta’daki parmesan tanesi gibi. Eskiden büyük zevk aldığım küçük tuhaflıkların düştüğü duruma bak.

Önce kendi kafamda çözmem gereken bir durum var. Sonrasında dönsün sigara, başlasın muhabbet…

Şimdi, hadi siz de yardımcı olun bana. Ölmemiş merhum olur mu? Bir kere cümle oksimoron değil mi? Bu oksimoron kelimesini, yazdığım yazıda linkleyeceğim çünkü çocukluk hatamızı devam ettirip kendisini bir küfür zannediyoruz. İtiraf edelim, durum gerçekten bu. Neyse, merhuma dönelim.

Şimdi elimizdeki verileri, durumları ve en önemlisi kendimizi yoklayalım.  Murat’ın içinde olduğu uçak düştü. Bir kere binmemiş olma ihtimalini kafadan eledik, bunlar hoş umutlar ama Cemre, Murat’ın pasaport kontrolünü geçtiğini gözleriyle görmüş. Zaten kaç gün oldu. Uçağa binmeyip başka yere gitmiş olamaz, sonuçta kalıcı gidiyor, ayarladığı iş Madagaskar’da. Hadi o manyaklığı da yaptı diyelim, gittiği yerden haber vermez miydi? Eşek değil herhalde. Burada ufak bir soru işareti var tabi, sonuçta adamla bir akşam kahvaltısı yaptık. Yeri gelmişken belirteyim, Çağla da ben de çok ısınmıştık kendisine. Arkadaşımızı kaybetmiş gibi hissettiğimizi de konuşmuştuk kendi aramızda. Neyse. Yani Murat o uçaktaydı maalesef. Ve uçak düştü. Ben otuziki yaşında bir insanım. (Bunu da rakamla yazmayacağım çünkü bence o haliyle daha yaşlı gösteriyor) Az uçak kazası duymadım. Sonuçta bir iki senede bir düşüyor meretler. Velhasıl, kurtulan da duymadım. O yüzden bence Murat’ın öldüğünü önermek saçma değil. Evet, ortada ölü ya da diri bir vücut yok, çünkü henüz enkaza ulaşılamadı. Fakat bence yine de öldüğünü önermek saçma değil. Fakat öneremiyoruz. Çünkü Cemre bu konuda net; Murat’ın kesinlikle yaşadığına inanıyor. O kadar ki cenazede imamın “merhumu nasıl bilirdiniz?” sorusuna “hocam soru yanlış” diye itiraz edeceğine kesin gözüyle bakıyorum.

Cenk ve Bazal henüz bu netlikte söylemlere girmediler. Fakat anladığım kadarıyla bu durum maalesef onların Murat’ın öldüğünü kabullendikleri anlamına gelmiyor. Kısacası bu arabada yas yok. Çünkü ölü yok. Bu, durumu bir yandan kolaylaştırırken, hüzün, acı, üzüntü gibi duygular gezinmiyor çevrede, bir yandan da zorlaştırıyor çünkü işin aslı şu ki ortada bir durum var aslında ama kimse sonucu konuşmuyor.

“Sahi, Murat neden Madagaskar’a gidiyordu?” diye açıyorum konuyu.

Bazal atlıyor; “amacı özellikle Madagaskar’a gitmek değildi. Adam buradan gitmek istiyordu, Madagaskar’ı biraz tesadüfi seçti” diyor. Gözüm elindeki sigaraya takılıyor. Bazal sigarayı Cenk’e doğru uzatırken sanki lafı da uzatmışcasına Cenk başlıyor anlatmaya. Sigarayı elinde tutan konuşur durumu anlamlı bir tesadüf mü? Anlarız.

“Bana kalırsa Murat’ta hep bir aidiyet sıkıntısı vardı. Bakın “sorunu” demiyorum. Sıkıntısı. Anlıyorsunuz değil mi ne demek istediğimi?”

Anlamadığımı anlatmak adına Cenk’in sözünü kesiyorum. Sarı kartlık durum ama Murat’ı o kadar da iyi tanımadığımı onlara hatırlatmam gerekiyor. “Nasıl yani? Madagaskar’a ait hissedebileceğini falan mı düşünüyordu?” Gülüşmelere neden oluyorum.

Cenk toparlıyor. “Yok be, öyle bir şey değil. Bakma sen bana, derin analiz yaptım. Yoksa Murat’ın böyle bir sıkıntısı olduğundan kendisinin haberi bile yoktur. Ben bizimkilere anlıyorsunuz değil mi diye sorarken aslında tahmin ve hissiyattan yola çıktım. Yoksa bu durum bizim aramızda konuştuğumuz bir şey falan da değildi. Gideceği yeri seçerken yanındaydım, İngilizce konusunda biraz yardım etmiştim, önce lokasyonlarına hiç bakmadan workaway’den ona uygun işleri seçmiştik. Ne bileyim, ben de bazen bu konuda kendimi kötü hissediyorum. Gerçi ona Madagaskar’a git falan demedim. Kendisi 5 seçeneğe kadar eleyip sonra kura çekti. Seçtiği işin olduğu yere giden uçak düştü. İşe bak. Ben bu adamın şansını sikeyim” diyerek bitiriyor. Gülüşüyoruz. Gülebiliriz. Murat ölmüş olsa kahkahalarla gülemezdik, daha bir hafta bile olmadı. Kendimizi kötü hissederdik, ama bakınız biz gülüyoruz. Çünkü biz bir merhumdan bahsetmiyoruz.

 Bir süre camdan bakarak Murat’ı düşünüyorum. Sıkıntıyla uzaklaşan ama gideceği yerde bu sıkıntısının devam edip etmeyeceğini bilmeyen bir adam düşünüyorum. Garipsiyorum.

“Cemre”

“Efendim” diyerek bana doğru dönüyor. Suratını görünce bir sırıtış yerleşiyor suratıma. Fark ediyor ama engelleyemiyorum. Saçma bir giriş yapmamı, bu ufak kafa karışıklığına bağlayabilirim elbet.

“Ben aslında ‘al sana tuhaflıklar serisi’ diye adlandırdığım şu son bir haftanın, seni gördüğüm pazar sabahı başladığını düşünmüştüm ama Pazartesi gecesi ben Çağla’dan sütlü nuriye istediğim zaman çalan zil ile birlikte aslında herşeyin Cuma gecesi, Bazal’ın cüzdanın ipine asılmasıyla başladığını anlamış oldum”

Bir solukta bitirdiğim cümleye kopuşla cevap veriyorlar, sağolsunlar. O sırada bana sigarayı uzatmakta olan Cemre bile gülerek “Abiiiiy, kıza sigarayı veremedim ya” diyor. Bozulur gibi oluyorum ama o kadar samimi geliyorlar ki kızarmış olduğunu hissettiğim suratımla ben de gülmeye başlayıp onlara katılıyorum. Ah ama ne zaman gülsem aklıma ölmemiş merhum geliyor.

Önce Cemre susuyor ve “utandırdık seni Melek, ama” diyor. Sözünü kesiyorum. Yine sarı kart.

Gülerek “gerek yok açıklamana ya, ben de güldüm zaten” diyorum. Bazal’a dönüp,

“Sahi sen nasıl bir maymun torunusun oğlum, ne geçiyordu ki kafandan tanımadığın kızın çantasından sarkan bir şeye asıldın?” diyorum. Bu sırada sigarayı Bazal’a uzatarak söz konusu tesadüfin anlamını ölçme şansı buluyorum. Bazal’ın gülümseyerek sigarayı alması bana bu tesadüfün anlamlı olmaktan öte bir nevi sürü içi racon olduğunu gösteriyor.

Bazal mahçup ama gülüyor. Alışmış kendisine. “Aklımdan bir şey geçtiği falan yoktu. İçimden geldi. Biraz da kafam güzeldi.”

“Adınla tezat içindesin” diyorum. Gülüşmeler durumun genelgeçer bir bilgi olduğunu kabullendiklerini gösteriyor.

“Bu da benim lanetim” diyor, “İddialı bir isim seçmiş bence babam. Farkında olmadan peşin hükümlü davranmış”.

“Bence bunu şöyle de düşünebilirsin” dediğimde bu kez Cemre ve Bazal kopuyor. Anlam veremiyorum ama herşeyi de soramam. Bazı şeyler zamanla öğrenilir. Denemenizi tavsiye ederim. Çok bilmiş olduğumu düşünüyorsunuz. Yok, aslında değilim.

“Senin mantığınla düşünürsek benim de ismim peşin hükümlülük barındırıyor. Melek. İyilik. Hep doğru olanı seçen. Emin ol hiç de değilim. Bence hiçbirimiz olamayız. Gündelik hayat çatışmaları bile olamamız için yeterli. Yani bence ismimiz ve biz arasındaki her şey tamamen anlamsız tesadüfler”. İşte şimdi çok bilmiş diyebilirsiniz.

Sigara Cemre’ye geçmiş. Bu demek oluyor ki sıra bende. Cemre de zaten bana soruyor.

“Peki sen beni nasıl hatırlıyorsun ki Pazar sabahından?”

Kendisi sordu, dürüstlüğü elden bırakacak değilim. Fakat baştan belirtmek isterim, herhangi bir amacım yok.

“Pazar sabahı yürüyüşten dönerken fırına uğramıştım. Çıktıktan biraz sonra seni gördüm. Kendi kendine konuşuyordun. Bu yüzden sana biraz da dik dik baktığım için sonradan kendimi kötü hissetmiştim. Yeri gelmişken özür dileyeyim bari” diyerek istemeden de olsa, tamam bunu tekrarlayarak baymış olabilirim, sırıtarak bitiriyorum.

Kızarma sırası bu sefer Cemre’de. Keşke kendi kendine konuşma kısmını hepimizin bir yerde bir zamanda illa yaptığımızı düşündüğümü de belirtseydim diye geçiyor aklımdan.

Bazal lafa atlıyor, “aman boşver, Cemre’nin tuhaflıklarına alışırsın”

“Aa ne güzel” diyorum. Bu çıkışım gerçekten de anlamsız kaçıyor. Kime ya da neye güzel dediğim anlaşılamıyor. Ama bir dakika ya, ölmemiş merhumun cenazesine gidiyoruz, beni kim suçlayabilir ki…

“Sahi Cemre” dediğimde yine bana doğru dönüyor. Canım benim ya, tipe bak.

“Sen neden Murat’ın pasaport kontrolünü geçebildiğinden emin olmak istemiştin?”

Yine gülüşmeler oluyor. Bu, iyi bir hikaye vaadi demek benim için. Sözü Bazal alıyor;

“Murat, bundan 3 sene önce, Antalya’da yaşarken, bir akşam işten çıkmış eve doğru gidiyor. Her zamanki gibi. Ama bu arkadaş biraz talihsiz, uçaktan anlamışsındır, koskoca şehrin en manyak çiftiyle karşılaşmayı başarıyor. En manyak çiftin kavgasına denk gelmeyi başarıyor desek daha doğru olacak.”

Gülme, sigaradan çekme, üfleme arasına tanık oluyoruz. Bazal gerçekten de tezat, herşeyi öyle bir hiperaktivite içerisinde yapıyor ki ara verdiğini fark etmekte güçlük çekebiliyorsun.

“Murat önce bir duruyor, hemen girmiyor araya. Ama bakıyor ki adam kadını hırpalamayı dayağa doğru götürüyor, tutamıyor kendini giriyor. Amacı adamı durdurmak. Fakat adam atacağı dayağın havasına girmiş bir kere, tekme tokat dalıyor Murat’a. Murat da durmuyor tabi, o da dalıyor. Sağlam adamdır şerefsiz. Bir güzel dövüyor herifi”

Sigarayı alırken “eee abi?” diyorum. Olay buraya kadar çok sıradan. Aslında Murat’a talihsizmiş demek de çok doğru olmayabilir. Memlekette beraber olduğu ya da olmadığı kadını döven adam sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. Bu aktivitelerini özellikle evle sınırlamak gibi bir eğilimleri olduğunu da sanmıyorum.

Cemre devam ediyor.

“Murat, adamı ve ağlamakta olan kadını olay yerinde bırakıp evine gidiyor. Her şey gayet normal derken buna savcılıktan bir kağıt geliyor. Klasik; hakkınızda şikayet var, gelin ifade verin”

“Haydaaa” diyorum. Cemre devam ediyor;

“İfade vermeler, avukat bulmalar derken mahkeme falan. Herif Murat hakkında bu adam beni darp etti diye suç duyurusunda bulunmuş. Kadın da “evet efem” diye ifade vermiş, hakim Murat’a çakmış 15 ay hapis cezasını”

“Deme” diyorum ama diyor. Ölmemiş merhum hakikaten şanssızmış be. “Ee Murat hapis mi yattı yani?” derken insanın tanıdığı biri için bu cümleyi kurmasının tuhaf olduğunu fark ediyorum. Bu benim için bir ilk deneyim demek ki.

Cemre “yok” diye cevaplıyor. “Hakim cezayı 5 yıllığına erteliyor. Yani Murat takip eden 5 sene içerisinde herhangi bir suç işlerse hapsi boylayacağı bilgisi ile mahkeme salonundan ayrılıyor”.

“İşlemezse ne oluyor?”

“Hapse girmiyor ama sabıka kaydına bu hüküm işleniyor. Hani ünlü adli sicil kaydı var ya, işe girerken falan hep isterler, işte orada o ceza görünüyor”

“Eee, o zaman akciğer filmi de temiz çıkmaz onun” diyorum. Yine gülüşüyoruz. ‘Oh ne güzel yas bu be’ diye geçiriyorum aklımdan. Acımasız olduğumu mu düşünüyorsunuz? Yapmayın allah aşkına. Ben de düşünmek isterim çağdaş Robinson’u tanıyor olmayı. Düşünsenize, yıllar sonra kurtuluyor ve tabi ki de ne oluyor?

“Ne oluyor?”

“Ha?” diyorum Cemre’ye bakarken. Suratımda kocaman bir soru işareti olduğuna eminim.

“Ne oluyor dedin” diyor. Kızarma sırası kimde tahmin edin. Yok ama, durun etmeyin, çünkü çabuk alıştım, kızarmıyorum.

“Boşverin ya, bir şeyler düşünüyor, saçmalıyordum” diye geçiştiriyorum. Sonraki bir iki saat sanki geçiştirmek büyük günahmış gibi susuyoruz. Ama sıkıntı yok. Huzursuz bir sessizlik değil.

Sonra sonra artık karınlar gerçekten acıkmışken Afyon’a giriyor ve rahatlıyoruz. Bazal “off sucuk ekmek” diyor. Hepimizin iştahı gerçekten katlanıyor. Cenk “uykum geldi, kahve de içelim” diyor. Mola yerinin otoparkına girerken merhum yine bir tek benim aklıma geliyor.

Mola sonrası yemek ve kahveyle coşturulmuş bünyeler adeta uykudan uyanıyor. Cenk gevrek gevrek “radar saatleri bitmiştir” diyerek gaza bastıkça basıyor. Araba kullanmak konusunda beni rahatlattı. İyi kullanıyor. İstediğimiz kadar basabiliriz. Ukala mısın diye sorsanıza? Yok, değilim. Sadece aklıma geleni söylüyorum.

Cemre heyecanla bana dönüyor. Bir kez daha. Gülümsüyorum.

“Gökova Körfezi’nin dibinde bir köye gideceğiz. Murat’ın ailesi oraya geçen sene taşınmıştı. Ben bir kez gittim. Eminim seveceksin” diyor.

“Tabi, bayılırım cenazelere” diyorum içimden. Bu kez sesli söylemediğime eminim. Yine de bu cümlede emin olmadığım bir şey olduğunu sonradan anlayacağım.

Denize doğru yaklaştıkça ağaçların da çoğalıp ormana dönüşmesi, Güney Ege’de en sevdiğim şeylerden. Yarım adacıklarını yediğimin coğrafyası.

“Otuz kilometremiz falan kaldı. Hadi son sigara” diyor. Kaptanımız konuştu. Uykular gelmiş, ekipte hedefe yaklaşmanın verdiği rahatlık görünür seviyede. İlerledikçe denizi solumuza alıyoruz. Ben de günebakan gibi sol cama doğru yanaşıyorum. Merhum bir yana, bu yolculuğun bana iyi geldiği kesin. Şimdiden bayılıyorum ortama.

Cemre’nin köy dediği yer ise o kadar güzel ki karanlık, yorgunluk ve içilen sigaralara rağmen teyzelerimizin “cennnnet cennnnet” dediği cinsten olduğunu gayet net gösterebiliyor. Cemre’ye sözüm vardı, Murat çok sever diye “Ready Able” dinliyoruz. Bu şarkı da hüzünlü ama sevdiriyor kendini şerefsiz. Arabadan inip, Cemre frene basarken farların önünde belirmiş olan, Murat’ın anne ve babası olduğu çok aşikar olan çifte doğru ilerlerken arabanın içinden hala şarkı duyuluyor.

Murat’ın anne ve babasını ekibi sırayla öperlerken dikkatle incelediğimde ortam benim için adeta bir klibe dönüşmüş oluyor. Baba benim gibi düşünüyor, maalesef oğlunu talihsiz bir kazaya kurban verdi. Bu şarkının hüzünlü yüzü. Anne ise hiç oralı değil. Cenazeye izin verse bile imamın sorusuna itiraz kısmında kesinlikle Cemre’nin tarafında olacak. Şarkının şenlendirici tarafını temsil ediyor.

‘Aman canım, hemen nasıl gaza geliyorsun da bu sonuçlara varıyorsun’ demeyin, acele etmeyin, sabırsız olmayın. Gözünüzü seveyim. Gerçekten tuhaflıkları sevmekten vazgeçmek üzereyim, şu yaşadığım anlar mütevazi tarihimin çok önemli anlarından biri olabilir. Benimle birlikte tanık olun, tarihe tanıklık etme klişesinin ucundan da olsa parçası olun. “Çok da fifi” demeyin. Deneyin, belki seversiniz.

Murat’ın annesi erkeklerin üçünü de sırayla öperken her birinde bir cümle kurarak adeta alıştıra alıştıra tarafını belli ediyor. Önce Cenk’e yönelmesinden Cenk’in ekipte Murat’a en yakın insan olduğunu çıkarıyorum. Cenk öpülürken sarf edilen cümle;

“Keşke Muratım da burada olsaydı”

Makul.

Cenk’in işi bitince, bir Bazal’a, bir Cemre’ye bakışından, ikisini birbirinden ayırmadığı sonucuna varıyorum. Cemre’yi sona bırakması anlamlı bir tesadüf değil, önce Bazal’ı öpüyor çünkü belli ki Bazal hızını yine alamamış, Cemre’den iki adım daha önde duruyor. Anne, Bazal’ı öperken;

“Eminim çok mutlu olurdu” diyor. Normal.

Sıra Cemre’ye geldiğinde sanki kimin yanında durması gerektiğini anlamışcasına

“Bi yolunu bulduğu anda geleceğine eminim” diyerek en büyük bombasını patlatıyor.

Haydaaa.

Ölmemiş merhuma inananlar kulübü genişliyor. Tuhaf olaylar serisi son hızıyla devam ediyor. Bu durum bana maalesef ilkokul izlerinin hala çok derin olduğunu da göstermiş oluyor. İçimden “Atatüüürk ölmediiii yüreğimde yaşıyooor” diye ezberlenmiş marşı söylemeye başlıyorum. Galiba ben de yavaştan Murat’ın ölmediğine inanmaya başlayacağım.

Evin bahçesine doğru yaklaşırken loş ışıklar dikkatimi çekiyor. Bahçeye girerken, bunların siyah mumlar olduğunu fark ediyorum. Buyrun Alis Harikalar Diyarı’na. Artık gerçekten uyumam gerekiyor. Düşünün, sizin okumanız bile ne kadar uzun sürdü, ben onları yaşadım.

Bahçenin sol tarafında ufacık bir ev var. Kapısı açık duruyor. Sağ tarafa doğru çadır dersem haksızlık edeceğim bir düzenek kurulmuş, gördüğüm anda aşık oluyorum. Mumlarsa elektriği olmayan, dışında üstü kapalı bir mutfak bile kurulmuş olan kendin yap kendin yerleş işi mimarlık harikasının çevresini ve mutfağını aydınlatıyor.

Gözlerimi mumlara çok dikmiş olmalıyım ki Murat’ın babası açıklıyor. “Artiz deriz, ilerde evi var. Sağolsun o getirmiş mumları. Siyah yapmayı uygun görmüş, kendi yapar mumları” derken “bak elalem öldü diyor” dermişçesine anneye bakıyor. Bu sahne gülesimi getiriyor. Uyuyacağımız eve girerken “yarın şenlik var” diye düşünüyorum.

Anne “ben bilmiyordum kızım senin geleceğini, Murat da yapar böyle sürprizler, arada senin gibi güzel kızlar getirir” derken jest mi yapıyor laf mı sokuyor emin olamıyorum. O kadar yorgunum ki çok da önemsemiyorum açıkçası. Teyze tontiş ve iyi niyetli birine benziyor. Ama bu kadında hani 3 harfliler derler ya, öyle bir yerlerden duyum alıyor havası da var sanki. Bunun ne derece doğru olduğuna maalesef emin olamıyorum çünkü artık gerçekten ama gerçekten ayakta uyuyacak gibiyim. Pişkinlikle gördüğüm odaya dalıp kendimi yatağa atıyorum. Amacım biraz da benimle aynı odada kimin yatacağı kararına dahil olmamak.

Gözlerim kapanırken odaya Cemre’nin girdiğini görünce yine suratımda kontrolsüz bir gülümseme beliriyor. Kendimi yabancı bir yerde uyumanın garip huzuruna bırakıyorum.

 -3.bölümün sonu-

sonraki bölüm

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s