madagaskar dramı – tarihi ihanet

önceki bölüm

olaylar portakalda vitaminken

“Gitmeyelim” diyorum.

“Niye ya, hikayenin devamını orada anlatırız biz sana” diyor.

“Yok Melek, sen eve gel. Ben sana bir hikaye anlatayım, sonra hala gidesin olursa gideriz”

“Ama Bazal” diyor.

“Ama Cemre” diyip suratına telefonu kapatıyorum. Benim, ‘Bazal’la ilgili hikayeler’ merakıma çok kafa yoruyor. ‘Melek ve Cemre’nin e harfi kardeşliği’ isimli kendi çalışmasından hiç söz etmiyor.

Evde kahve ve sigara kağıdı bitmiş. Aynı anda bitmeleri ne derece anlamlı acaba? Literatürde bu duruma Melek sendromu denmesine az kaldı. Sendromlar bitmez, bir de mesela belli bir markanın belli bir boy kağıdını seviyor kendisi. O da sadece Hisar Tekel’de var. Aslında eve sipariş verebilirdim ama ya kağıdı yanlış anlarlarsa diye düşünmem gerekti. Risk almamayı seçtim.

Hisar Tekel’e doğru giderken karşıdan gelen Melek’i görüyorum. Hatun kendi kendine konuşuyor. Hahahaha, bildiğiniz kendi kendine konuşuyor. Sesli güldüğümü fark ediyorum ama benimki sayılmaz, çünkü ben bir şeye gülüyorum. Melek ise kendine konuşuyor. Ah benim canım ya.

Suratına suratına gülünce beni fark ediyor. Gülmesem monoloğuyla birlikte yanımdan geçip gidecek.

“Ne o, daha iki gün önce hikayeyi anlatırken şöyle bozdum Cemre’yi, böyle utandırdım adamı diyordun, bakıyorum kendi kendine konuşmada çığır açmışsın”

“Sorma, deli deli rüyalar da görüyorum. Gündüz ayrı gece ayrı şenlik. Melek ben galiba tuhaflık overdose oldum” diyor.

“Cümleyi kuramadın ki mal” diyorum.

“Hayırdır sende bir gerginlik var, paket mi gelmedi?” diyor.

“Ne pakedi?” diyorum. Ne pakedinden bahsediyor? Çaktırmamaya çalıştım ama paket beni biraz heyecanlandırdı, “biri bana hediye mi aldı?” diye geçerken aklımdan, Melek bombasını patlatıyor.

“Clementine pakediii”

“Ne pakedi? Nasıl yani? Niye paket?” diyorum. Daha anlatmadım ki, ne pakedinden bahsediyor bu?

“2 seks 1 sohbet pakedi” diyip kopuyor gerizekalı.

Clementine’la her hafta aynı gün görüşüp, iki kez sevişmemize ve son konuşmamızdan sonra bu sevişmelerimizin arasına serpiştirdiğimiz sohbetlere gönderme yapıyor. Tam bir mal. Ama haklı. Haklı bir mal.

“Hadi, Hisar’a” diyip konuyu kendimce toparlıyorum. “Kahve ve kağıt bitmiş. Sana anlatacaklarım var”

Hızlı hızlı yürüyüp, bir araya geldiğimizde normal bir yürüyüşü bile jogginge çeviririz, işlerimizi halledip eve kapanıyoruz. Bugünlerde, bu memlekette yapılabilecek en iyi şey. Eve kapanmak.

Melek “duş alıp geleceğim ama saçımı yıkamayacağım yani senin kahveleri yapıp en az iki sigara hazırlaman için anla işte o kadarlık zaman var” diyor.

Erkek olsam bu kadınla evlenirdim. Türkiye’de yaşamayan bir gay olsam da bu kadınla evlenirdim. Aradığını bulmuş musmutlu bir homo-sapiens ailesi olmamıza tek engel cinsel tercihlerimiz. Hani karşılıklı battaniye katlarken bir sonraki aşamayı açıklaman gerekmeyen adamlar vardır ya. Yani biz kadınlar o adamların var olduklarına inanmak isteriz. İşte Melek benim için o adam. Ama Melek adam değil. Murat da ölü değil. Clementine da benim sevgilim mevgilim değil, hiç de olmadı. Garip bir şekilde ben de hiç bir zaman öyle olduğunu düşünmedim.

“Sana bir şey söyleyeyim, biz bu “al sana tuhaflıklar serisi” nin sonunda ya toparlanıp hep beraber Madagaskar açıklarına Murat aramaya gideceğiz, ya kafaları iyice sıyırıp Güney’e yerleşeceğiz – benim önerim Murat’ın memleketi – ya daaaa toparlanıp bir müzik şirketi kuracağız” diyerek uzun bir cümleyle yapıyor açılışı Melek.

“Bak” diyorum. “Sonuncusunda sana kesinlikle katılıyorum. Güney’e de gitsek yapalım bunu. Müzikle ilgili bir şeyler yapalım yani. Madagaskar açıklarında da deneyebiliriz ama orasını tam anlamadım ben. Sahi, bunu konuşmadınız inşallah Murat’ın ailesiyle?”

“Yok. Konu o kadar da abartılmadı. Gerçi ortamda sadece Cemre ve anne olsaydı, sana çok net, çok kesin “bu konuşulurdu” diyebilirim ama baba gibi, ya da gerçi ben pek konuşmadım daha çok fiziksel müdahalelerle konuyu falan dağıttım ama benim de katkım oldu sonuçta, frenleyici unsurlar vardı.” diyor bir solukta. Gülüşüyoruz.

 

“Hadi yak sigarayı” diyorum.

“Paket?” diyor.

Bir nevi paket. Evet. Clementine’dan ayrıldım. Komik geliyor bunu sesli söylemek. Çünkü gerçekten de hiç bir zaman bir ilişkim varmış gibi hissedememiştim. Melek’in takıldığı ölmemiş merhum durumu gibi bir durum bu da. İlişki olamadı ama ayrılık oldu. Biraz oksimoron.

“O zaman paket anlaşmanıza son verdiniz veya son paket Clementine’ın kendisi oldu diyebiliriz bu duruma” diyor. Ama hemen de ekliyor; “Ne diyeceğimiz tamamen senin nasıl hissettiğine bağlı”.

Valla Melek tuhaf ama, aman işte lafın gelişi tuhaf diyorum, tamam artık değil, kötü hissetmiyorum. Nasıl biliyor musun? ‘Ne kaybettin?’ diye soruyorum kendime. Cumartesi paketlerini kaybettin diye sorunun cevabını bildiğine sevinen öğrenci gibi hızla cevaplıyorum.

Dayanamayıp yine dalıyor araya. “Bu da bir kayıp”

Evet canım. Bu da bir kayıp elbette. İçini iyice boşaltmaya çalışmıyorum. Özlemem de demiyorum. Hiç böyle iddialarım yok. Tersine, aynen ilişkimsinin içindeyken yaptığım gibi; Melek yine not alıyor, çok iddialı geliyorum; kesin ilişkimsi’yi ilişSkimsi yaptı ve bunu not aldı, neyse konuyu dağıtmayalım, herşeyi ağırdan alıyor ve sabırla kendimi yoklamaya devam ediyorum. O yüzden de “şöyle olur, böyle olur” gibi spekülasyonlarım yok.

“Çağla lan, benim bir teorim var, bu ilişSkimsi…”

“Hahahaha biliyordum, helal bana, işte budur” diye adeta haykırmaya başladığımda Melek’in üstüne tuhaflık toprağı atılmış halini biraz da olsa canlandırabilmiş oluyorum. Gülüyor. Gülerken defteri gösteriyor.

“Evet, biliyorum. Keşke erkek olsaydın” diyorum. Yine gülüyor. Cemre olsaydım bu kıza aşık olurdum. Bazal olsaydım olmazdım. Hadi tamam, parazit yapmıyorum. “Devam et Melekcim teorine lütfen”

“Bu ilişSkimsi seni nasıl desem geliştirdi mi desem, yok tamam. Senin için adeta bir analiz ve deney ortamı oluşturdu. Kızım, resmen adım adım kendini yokladın. Uzun uzun düşünüp aslında ne isteyip neyi istemediğini anladın. Lan resmen manifesto yazdın, helal be” diye bağlayınca kopuyorum.

Resmen tam ciddi olacağız, olamıyoruz.

Öyle olmadı desem yalan söylemiş olurum. Bu ilişkiye “oh ne güzel, self-therapy olur” diye falan girmedim. Tersine, her şeye rağmen, ilk tanışmamızı bile hala gayet romantik duygularla anıyorum. Ama Melek haklı. O küçük mandalina sayesinde kendime dair pek çok şeyi anlamış oldum. En azından duygusal ilişkiler konusunda manifestomun bir kısmını yazdırdı diyebiliriz. Önemli bir kısmını.

“Eee abi, ne dedin Clementine’a? Kesin saçmalamışsındır yine, bomba bir şeyler söylemişsindir” diye sırıtıyor keyifli keyifli. Keyfini bozacağım.

“Yok söylemedim bence”

“Bak bak, emin olamamalar”

Söz konusu bir insan olduğunda, bu insan ben bile olsam hep bir marj bırakırım. Bırakmakta fayda var. Küçük mandalinayla vedalaşırken böyle bir ilişki istemediğimi ona daha önceki konuşmamızda söylemiş olduğumu hatırlatıp, yine de denemek istemiştim diyerek üzgün surat yaptım.

Kopuyor. Bunu bekliyordum.

“Yazıştınız?” diyor.

“Ya tamam uzatma, garip değil bence, aynı konuyu bir kez daha konuşmak için görüşmemize gerek yoktu.”

“Çünkü görüşseniz sevişirdiniz”

“Bissiktir”

“İkisiktir falan diye gider değil mi?”

“Götür Melekcim”

“Yok yapmayacağım. Onun yerine konuyu toparlamak istiyorum”

Öyle işte. Ayrılmış olduk. Bu hikayede asıl ilginç olan neydi biliyor musun? Tabi ki de bilmiyorsun. Küçük akıllı mandalina, benimle ayrılık yazışmasında konuştuğunun yarısı kadar iki günde bir konuşmuş, bir şekilde iletişim kurmuş olsaydı, ayrılık yazışması yaptığımız dakikalarda, telefon ekranlarına bakıyor olmak yerine sevişiyor olurduk. Düşünsene marjinal faydadaki farkı. Yazık. Neyse. Böylece, ayrılırken bile Alp’in her hangi bir şeyleri yapışlarına ya da yapmayışlarına bir kez daha hayret ederek son düdüğü çalmış oldum.

“Vay anasını”

“Ne o, tuhaflık eşiğin silindi galiba, heyecanlandın”

“Evet ya. Galiba bu olay içinde tuhaf mı tuhaf bir mandalina barındırdığı için bana hep tuhaf gelecek. İyi bir şey bu” diyerek sırıtıyor. “Sen bitir, berberlere geçelim”.

Berberler mi? Neyse. Sonuç itibariyle evet bir şeyler kaybettim. Güzel sevişmeler, haftada bir de olsa paylaşılan güzel anlar kaybettim. Ama devam etsem daha fazlasını kaybedecektim. Sevgisiz ve ilgisiz hissediyordum. Devam etseydim bu duygum mandalinaya olan hislerimi olumsuz etkilemeye başlayacaktı. Garip bir şekilde hala seviyorken ayrılmış olayım demiş olmuşum aslında. Bak sana anlatırken fark ettim bunu. Demek ki bu severek ayrılalım klişesi bilinçli bir şekilde gerçekleştirilebilen bir eylemmiş. Vay anasını.

“Helal sana Clementine. Sen nelere kadirsin Clementine”

“Kızıyorsun ve seviyorsun. Sen bile. Bence bu herif biraz yakından bakan herkeste benzer duygular uyandırıyor”

“Yok bence şu son hareketiyle resmen memleketin en mal adamı olmaya oynuyor”

“Nasıl?”

“Kızım sen bu adamdan ne istedin?”

“Ne istedim? Bişi istemedim?”

“Yat mı istedin kat mı istedin kızım bu ne biçim muhabbet, kendime yabancılaştım.”

“Ne diyorsun be hiç anlamıyorum”

“Bademin bebeği Çağlam benim. Saf kızım, ulan insanlar metresleriyle bile daha duygusal ilişki kuruyorlar lan. Haftada en az iki aramıyorlarsa ben de Melek değilim. Üstüne bir de ev kirasını adamlar ödüyor biliyor musun? Kapama=metres eşitliği buradan geliyor kızım.”

“Ee abi?”

“Eeesi bebeksi, sen bu adamdan sadece biraz daha ilgi ve alaka istedin. ‘Dön şu ilişkiye arada iki çift laf et’ dedin. E kendin söylüyorsun ayrılırken konuştuğu kadar konuşmuş olsa ayrılmıyor olacağız diye, ben sana daha ne açıklayayım?”

“Yani diyorsun ki adama bir nevi telekızlık yaptın ama para bile almadın”

“A evet, helal. Onun gibi bir şey diyorum abi. Herif duygusal bir şey hissetmedi demiyorum, orasını bilemem ama seni kendi hayatında koyduğu yer, davranışları itibariyle bu oldu maalesef”

“Para vermediğin bir telekızla iki laf etmekten sakınıp seksten olmak mallıktır diyorsun?”

“Valla herşeyi sen son haline getirdin ama evet öyle diyorum. Tanıdığım bildiğim hangi erkeğe anlatsam bu hikayeyi ‘herif malmış’ der. Net”

“Gidelim mi Cemre’lere?”

“Bazal’lara gidelim istersen?” diyerek sırıtıyor. “Mandalinayı sikerler” diye de ekliyor.

“Siken siksin abicim, ben ‘yokum’ dedim” diyorum. Birbirimize bakışımızla “ağır konuştuk, yeter” diyoruz, tam konuyu kapatacakken Melek dayanamıyor.

“Parçaladık lan herifi iki dakikada resmen. Belki de bir derdi vardır kimseye söyleyemediği, sana bakıp ‘bir de bu derdi eklemeyeyim’ demiştir” diye sırıtıyor.

“Olabilir” diyorum.

“Marj bırakıyorsun yine” diyor. Omuz silkiyorum. Yeter demeye çalıştığımı anlıyor. Tuhaf bir ilişki o, üzerinde bu kadar konuşulacak gibi bile değil. “Kalsın öyle” diyorum.

“Berberleri inceledim bugün eve dönerken. Berberlerde erkekler gülüyorlar, eğleniyorlar, sohbet ediyorlar. Kuaförleri düşün abi, kadınlar genelde suskun” derken araya girip;

“O kadınlara yüklenen “moraller bozukken saç yaptırılır” görevi yüzündendir” diyorum.

“Hoof. Evet ya. Çağla, erkekler neden kadınlar konusunda bu kadar tanımlayıcı? Biz neden onlarla ilgili genellemeler yapıp dilimize dolamamışız?”

“Çünkü benim güzel Meleğim, güçlü olmak isteyen, kendini güçlü göstermek isteyen karşısındakini tanımlama eğilimindedir. Oryantalizm gibi işte. Batı’nın ısrarla Doğu’yu tanımlama çabası. Bu da ötekileştirmek aslında. Ya da herhangi bir siyasetçiye bak, sürekli bir şeyleri tanımlama çabasındadır, şunlar bu, bunlar şu falan.”

“Hassiktir, doğru söylüyorsun. Hiç böyle düşünmemiştim”

“Bana öyle geliyor. Düşünsene, aslında yan yana evrilmiş aynı tür farklı cins iki organizmayız. Yol boyunca hep beraberiz ve yaşam, ancak biz beraber olduğumuzda devam edebiliyor. Bu ne demek oluyor aslında? Birbirimizi tamamlıyoruz demek oluyor. Yani birimizin diğerinden üstün olması gibi bir şeyi konuşmak bile saçma aslında”

“Oha lan, şimdi sinirlendim yalnız ben. Ne demek lan kadınlar moralleri bozulduğunda saçıyla oynar diye dedikodu çıkarmak. Öyle olsa bile, yani yapıyor olsak bile, evrim kardeşi evrim kardeşine bunu yapar mı lan? Ayrıca ne var yani oynuyorsak, sikimiz olsa onunla oynardık, yok, biz de saçımızla oynuyoruz, allah allah” diyor.

Kopuyorum. Ama ne kopmak. Şu an Melek’in çok içten sinirlendiği bir ana tanık oluyoruz. Kendisini ihanete uğramış gibi hissetti, hayal kırıklığı yaşıyor. Bunu düşündükçe daha da çok gülesim geliyor. Konuya gülmüyorum, Melek’in durumuna gülüyorum.

Bir süredir kültablasında duran sigaraya uzanıp “gitmeyelim Cemre’lere” diyor. “Cemre’den soğudum lan” diye ekliyor. Yine gülmeye başlıyorum. “Senin de sinirlerin bozuldu işte” diyor.

“Vallaha bozuldu Melek” diyorum.

“Bugüne kadar duyduğum bütün tarihi ihanetler silindi abi şu an. Asıl tarihi, en tarihi ihanet buymuş, gözümüzün dibinde milyonlarca yıldır sürüyormuş” diyor.

“Hahahah tamam güldürme artık” diyorum.

“Son bir sözüm var” dediğinde gözlerimi kırpıp kafamla eyvallah hareketi yaparak “buyur, lütfen” demiş oluyorum.

“Yani Clementine malı senin gibi kadını bulmuşken çocuk yapacağına, hayatın devamına katkı sağlayacağına, denyo denyo etrafta dolanıyor, bir de üstüne utanmadan kadınlar şöyle kadınlar böyle diye laf çıkarıyor, ha?” diyor.

Kahkalarla “çocuk yapaydık, bir de adını Helak koyaydık, tam olurdu” diyorum.

Gülerken “sana Murat’ın memleketinde olanları anlatacağım daha” diyor.

“İkimizin de kaybedecek bir şeyi kalmamış, ihaneti gördük, anlat Melekcim” diyorum.

-4.bölümün sonu-

 

sonraki bölüm

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s