madagaskar dramı – size soracak değiliz

önceki bölüm

her şeyin başı sağlık

Biraz sarsılmış, çokça pis, garip bir şekilde dinlenmiş, zihnen huzurlu fakat uyarılmış hissediyorum.

Herkes uyuyor. Evin arka tarafındaki örtülerden birini alıp dün Cemre’yle oturup, uzun uzun konuştuğumuz deniz kenarına geldim. Şimdi deniz, ben, gökyüzü bakışıyoruz. Kafamda, neredeyse her şey için “her işte bir hayır vardır” diyebilecek bir noktadayım. Şaşkınlığımı çok fazla umursamadan bu durumu içselleştirmeye çalışıyorum. Ne hissettiğimi bu şekilde tane tane anlamaya çalışmayı dün Cemre’den öğrendim. Üstümdeki rahatlamayı da Cemre’den aldım. Şaşkınlığım buradan geliyor.

“Belki de gerçekten ölmüştür Melek. Bedeni sık sık gördüğü ve anlatarak bizi keyiflendirdiği fantastik rüyalarındaki gibi okyanusun dibinde salınıyordur. Bilmiyorum. Ama ben öldüğünü hissetmiyorum. Tersine, o sanki bir radyo istasyonu, ben de bir radyoyum ve hala ondan sinyal almaya devam ediyorum. Biliyorum, bunlar sana gerçeküstü geliyor. Emin olabilirsin, ölümü kabul edemediğim için falan söylemiyorum bunları. Murat’ın bedenini bulsunlar, o olduğuna emin olsunlar ve bana ‘ölmüş’ desinler, cenaze için gerekli çalışmaları başlatan ben olacağım. Ben ölüme inanırım. Fakat benim için ortada henüz bir ölüm yok. O yüzden cenaze yapmamak konusunda annesini destekliyorum. Kimsenin bunu, acısını yaşayamayan bir anneye boş ümitler vermek olarak yorumlama hakkı olduğunu düşünmüyorum.”

Haklıydı. Gerçeküstü buldum. Mantığımın hala bir yanıyla bunu tam anlamıyla kavrayabilmiş olmadığını da düşünmüyor değilim. Mantığım cümle gibi, biraz zorlanıyor. Bu güne kadar öğrendikleriyle savaşıyor. Yine Cemre’nin taktiğiyle düşünüyorum. Her bir düşüncemi zihnimde tasarladığım bir rafa yerleştiriyorum. Bana bu taktiği verdi. Zihin akışını cümlelere ayırıp her birini bir rafa ayır. Kıyafetlerini dolabına yerleştirdiğin gibi. Nereden bildi bütün kıyafetleri dolaba tepeleme dolduran insanlardan olmadığımı? Bu son cümleyi kağıt gibi buruşturup zihnimin kullanılmayanlar kutusuna atıp diğerlerine geçiyorum.

Evet, uçağı düşen insanlar hep ölüyor. En üst rafa, ayakucumda yükselmek zorunda kalıp koyuyorum. Alttaki rafa, “Murat’ın uçağının düşmüş olduğunu” koyuyorum. Ama üsttekinin tam altına denk getirmiyor, çapraza koyuyorum. Sonra Cemre’nin zihnime soktuklarına geçiyorum. “Hiçbir şeyi kendi tanımlarımıza uygun hale gelene kadar doğru olarak kabul etmek zorunda değiliz.” Bu cümle için dikey bir raf tasarlıyorum kafamda. En tepedekinden en aşağıdaki yatay rafların tamamına temas eden, dikey bir raf. Sonrası daha da kolay akıyor. Hepsini, bana doğru gelen şekilde yerleştirdiğimde Cemre’yi anlayabildiğimi hissediyorum. Benim yaptığım çok basit bir yerleştirme. Dün Cemre’nin anlattığı her şey geçiyor kafamdan, sırayla. Not almamı garipsememiş olması harika.

İki saatten fazla konuştuk dün Cemre’yle. Ben bir ara kendimi o kadar kaptırmıştım ki hipnotik evre benzeri bir yerlere girdim. Cemre’nin anlattığı soyut fikirlerin hepsi görsel şov şeklinde gözümde canlanmaya başlamıştı. Konuşmanın sonunda, çok güzel bir tabloyla karşılaşıp üç beş metre gerileyip bakma ihtiyacı duyan bir insan gibi uzun uzun baktım Cemre’ye. Yine gülümsedi.

Artık eve dönmeliyim. Muhtemelen uyanmışlardır. Bugün Murat’ın anne ve babasına evi derleyip toparlamak için yardım edeceğiz. Hala bir sürü insan geliyor ziyarete. En azından önümüzdeki bir kaç günü onlar için kolaylaştıracak bir kaç çalışma yapıp geri dönüş yolculuğuna başlayacağız, dün buna karar verdik aramızda.

Kalkıp, bunları düşünürken sağ elimle oynayıp durduğum taşlardan birini uzun bir degajla denize yollayıp eve dönüyorum.

Cemre yine harikalar yaratmış. Kahvaltı sofrasını uzaktan keserken ekmeklerde duruyorum. Bisikletle fırına gitmiş. Zihnimde bir rafı pamuklarla kaplayıp Cemre’yi koyuyorum oraya. Helal-ı hoş olsun.

Çok tatlı bir kahvaltı yapıyoruz. Zihnimin sakinliğinin bana özel olmadığını fark edip seviniyorum. Havasından, suyundan belki de cemresinden. Buralarda çok güzel, çok iyi bir şeyler var diye düşünüyorum. O sırada Murat’ın babası “şehirde işler çok da iyi gitmiyor gençler” diyor. Üzgün üzgün memleketin halini konuşmaya başlıyoruz.

Hepimizin üzerinde hüzün ve kaybetmişlik duygusu var. Başımıza gelenlere uzun zamandır şaşıramaz hale gelmişliğin utancı var. Yaklaşık üç sene önce hayatlarımızı kendimizce daha anlamlı kılan zafer duygusuna özlem var. Bunları konuşuyoruz. Bu kadar kötü olmamalıydı diyoruz. Konuşma o kadar ağırlaşıyor ki Bazal bile kılını kımıldatmıyor. Üstümüze çöken üzüntüyü önce Murat’ın annesi dağıtıyor. “Buraya gelin çocuklar. Baktınız işler iyice boka sarıyor, pılınızı pırtınızı toplayıp buraya gelin” diyor. Cenk atlıyor hemen “hah tamam, yeri gelmişken konuşalım, böyle durumlarda öyle her şeyle kaçılmaz. Herkesin birer sırt çantası hakkı olsun”. Gülüşüyoruz. Murat’ın babası lafa giriyor “bir büyük rakı bir de litrelik Jack’im gelsin de onun dışında kim ne getirir beni ilgilendirmiyor” diyor.

Biz evi toparlarken yakındaki köyün imamı bir kez daha ziyaret ediyor bizi. Dünkü ziyareti cenaze olsun olmasın tartışmasıyla geçtiği için bahçeye girerken ilahilikten uzak bir tedirginlik var adamcağızın üzerinde. Belli ki neyle karşılaşacağından emin değil. İmamı keserken Cemre’yle göz göze gelip gülümsüyoruz. Yarım ağızla gülümsemesi aklımızdan benzer şeyler geçtiğini düşündürtüyor bana. İmam, tanık olduğu tartışmada kimin nerede durduğunu iyi anlamış olduğunu gösterircesine Murat’ın babasına doğru yöneliyor. O sırada Cenk bana doğru yanaşıp “imam cenazeyi kılmaya neden bu kadar meraklı, cenaze başına tazminat mı alıyorlar?”diye soruyor. Bu soru ancak Cenk’ten gelebilir. “Sanmıyorum. Bence buralarda pek ölen olmadığı için canı sıkılıyor, aksiyon arıyor” diyorum. Bu sırada Murat’ın babası, Murat’ın bedeni bulunana kadar cenaze yapmamaya karar verildiğini anlatıyor imama. İmam şaşkın. Galiba imam bayıldı olayının gerçek olmaya en yakın olduğu ana tanık oluyorum. Ama hayır, elbette bayılmıyor. Sadece şaşkın. Kendisini cenaze kılmaya bu kadar hazırlamış olduğuna tanık olmak beni daha da çok şaşırtıyor. “Nasıl heves bu ameka” diye geçiriyorum içimden.

Murat’ın annesi “hocam kahve içer misin?” diyor. İmam boş boş baktıktan sonra “yok öğle namazı” diyerek gidiyor. Baba, arkasından “geç kılıver, kimsenin kimseye kızdığı yok buralarda, Allah da sana kızmaz” diyince kopuyoruz. İmam bahçe kapısını kapatırken son şaşkınlık hakkını da gülüyor olmamıza kullanıp gidiyor. Uzun süre hiçbir şeye şaşırmayacakmışcasına ağır ağır yürüyerek gidiyor. Cemre kafasını hafifçe sol üst çapraza doğru sallayarak “vakur davrandı” diyor. “Vakur” diye tekrar ediyorum.

İşler güçler bittiğinde Murat’ın annesi bize çay yapıyor. Komşuların getirdiği börek çörek kek pastayla güzelce karnımızı bir tur daha doyuruyoruz. Dönüş yoluna hazırız. Hepimiz yarın işe gideceğiz ama hiçbirimizin içinden buradan ayrılmak gelmiyor. Üzerimize bu durumun durgunluğu çöktüğünde anne gözlerimin içine bakarak “üzülmeyin kızım, yine geleceksiniz” diyor. İçimden “iyi saatte olsunlar” diyerek masadan kalkıyorum. Bu garip annenin boynuna sarılıp kapının önündeki çantaları bagaja yerleştirmeye başlıyorum.

Cemre bana yardıma koşuyor, Bazal ve Cenk veda turunu bitirince Cemre de bu iç burkan vedalaşma faslını yerine getiriyor ve arabaya yerleşip dönüşe geçiyoruz. İnişe geçmek gibi. Ama lütfen bir süre inişe geçilmesin. Havada mı kalsın yani şu an uçanlar diye düşünürken uykuya dalıyorum. Uyumadan önce “ne garip aslında yorgun değildim” diye geçirirken aklımdan düşüncelerimin beni tekrar Cemre’nin söylediklerine taşıyışına tanık oluyorum.

Demek ki işlenecek çok şey var.

-4.bölümün sonu-

sonraki bölüme gel : )

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s