madagaskar dramı – beklenti hatası

önceki bölüm

her şeyin başı

Uçağın enkazına ulaşılalı 10 gün oluyor. Uçak düşeli 63 gün olmuş. Duvardaki haritayı indirttiler. Yerine asacak bir şey bulamayıp Michael Jordan posteri astık. Başta alışamamıştım, sonradan o kadar alıştım ki artık görmüyorum bile. Çok eski. Kazadan bile eski. Sanki Sezen Cumhur Önal’dan bile eski. Müzik Yelpazesi gibi. Yine zihnim çocukluğu sokuyor devreye. Duvarda “ÇIK ORADAN” yazıyor. Michael Jordan’dan kalan duvarda… Enkaza ulaşamayacaklarını anlayalı da 10 gün oluyor.

Akşam kalabalık olacağız. Birazdan damlamaya başlarlar. Melek erken gelebilse bari. Serkan İdil’le gelecekmiş ve çok önemli haberleri varmış. Bütün önemli haberler geldi zannediyordum. Demek ki gelmemiş. Duvarda “BEKLENTİ HATASI” yazınca beynim bir deja vu’ya saplanıp kalıyor. Zil çalıyor. Zil çalıyor, Cenk söylenerek odasından çıkıyor. Hipnoza mı geçtim ben? Neden rüyada gibiyim? Melek gelse.

Çağla geliyor Melek yerine. Bazal nerede? Bazal’ın Çağla’dan hoşlandığını, çok hoşlandığını, içten içe çocuklaşıp bunu saklamaya çalıştığını söylemiş miydim size? Söylememişimdir, Melek’e bile söylemedim.

Geçen Melek dışındakiler bana “intervention” yaptılar. Kusura bakmayın, İngilizceli falan konuşuyorum ama iddia ediyorum bu kavram bizim kafamızda İngilizce. Sitcom ithal etmeye başlayana kadar Türkiye’de kimse “müdahale” yapmamıştır, eminim. Anladınız mı ne olduğunu? Hani alkolik bir karakter vardır, ya da saplantılı şekilde aşık olmuş bir kanka. Arkadaş grubu, ailesi bir araya gelir, “bu işe bir son vermeliyiz” der. Sonra salonda toplaşıp “onun” gelmesini beklerler. O gelince herkes söz konusu durumdan nasıl zarar gördüğünü, neler hissettiğini anlatır. Olayın sonu durumun ciddiyetine göre, “bu davranışlarına bir son ver artık”tan “rehabilitasyon merkezi”ne kadar gider. Bundan yaptılar bana. Şaşırdım açıkçası.

Şuymuş efendim olay, tamam benim Murat’ın yaşadığına dair ısrarımı anlıyorlarmış, hatta onlar da buna inanmak istiyorlarmış. Ama acaba, ben Murat’la gitmekten son anda vazgeçtiğim için yaşadığım suçluluk duygusunu bir umuda mı çevirmişim? Çünkü eğer öyleyse yani, bu umuttan çok etkilendiklerini belirtmek isterlermiş. Ben yaşadığına inandıkça onlar da umut ediyorlarmış ama ya öyle değilseymiş? Ya hepimiz koca bir yanılgı içinde, toplu inkarı abartıp kendimize zarar veriyorsaymışız?

Ben ne yaptım dersiniz? “Yahu böyle müdahale mi olur?” diye isyan ettim açıkçası. Ben neyi neden hissettiğimi biliyorum, isteyen istediğine inansın, kimseyi boş yere umutlandıracak bir şey yaptığım da yok aslına bakarsanız. “Ben kendi halimde Murat’ın ölmediğine inanıyorum, katılırsınız katılmazsınız, siz bilirsiniz arkadaşlar, yapmayın allaaa aşkına” diyerek hafiften sitem ettim. Zarar gördüğüme de inanmıyorum. Gerçeklik duygumu kaybettiğim falan yok ki? “Ayol Murat burada, az önce evden çıktı, Madagaskar ne yahu?” gibi triplere girsem yapın müdahale, canıma minnet. Yok. Bence kendi çıkmazlarına bir cevap arıyorlar ve bana sorma gereği duymuşlar. Bu kısmını dile getirmedim, kendi yapacağım “müdahale”ye saklıyorum.

“Melek dışındakiler” dedim. Dikkat ettiğinize eminim. Melek benimle. “Asla yalnız yürümeyeceksin” dedi. Bunu orjinal dilinde, saygı duruşuna geçip yumruğunu kalbine koymuş bir Liverpool’lu gibi de söyledi ayrıca. Ama konumuz Melek’in komik şirinliklikleri değil, hikaye anlatmayı keseyim, ‘sevgililik dünyasına girdik biz’ diyerek özetleyeyim.

“Şirinliklikler” kelimesini Melek için not alıyorum. Bu eylem hipnoz benzeri hissiyatın içinden çıkmama yardımcı oluyor. Çağla salona girmiş bu arada. Duvara bakmakta oluşuma saygı göstermek için, dönüp ona bakmamı beklemiş. Baktığım anda hayali bir topu ayağına doğru bırakıp degaj hareketi yapıyor.

“Hayırdır?” diyorum.

“Bence ‘hayır'” diyip “Bazal nerede?” diyerek arama niyetiyle salonun kapısına yöneliyor.

Konu anlaşılmıştır elbet. Çünkü sevgililer gıybet yapar. Hikayeyi biliyorum. Melek’in sevineceğini de biliyorum. Bunu düşününce bir gülümseme geliyor suratıma, Çağla’ya paslıyorum;

“‘Let the games begin’ o zaman” diyorum arkasından. Dönüp sırıtıyor. Kıvırcık saçlarına takılıyor gözlerim. “Acaba Bazal malının kıvırcık saç takıntısı olmasaydı bütün bu muhabbetler olacak mıydı?” diye geçiyor aklımdan. Doğal bir şekilde önceliklendirilmiş sonuca vardığım sırada zil çalıyor. Eğer Bazal, Çağla’nın cüzdanına saçları dikkatini çektiği için asılmasaydı, ben Melek’le tanışamayacaktım. Anlamlı bir tesadüf müdür?

Melek giriyor salona. Suratında bir mutsuzluk var, belli etmemek için özel bir çaba harcıyor.

“Ne oldu?” diyorum yanıma oturduğu gibi.

“Boşver, sikik insanlar işte. Gerek kalırsa anlatacağım sonra” diyor.

“Çağla’yla konuş hemen, sana güzel haberleri olabilir” diye veriyorum tüyoyu. Melek ışık hızıyla yanımdan kalkıp Çağla’yı bulmak üzere salondan çıkıyor. Sahi, Çağla Bazal’ı sorup salondan çıktı, Bazal’ın daha gelmediğini kıza söylemedim. Üstüne az önce Melek’i de bu anlamsız arayışa dahil etmiş oldum. Neyse, bu vesileyle rahatça konuşsunlar içeride.

Cenk giriyor salona. “Bir şey olmuş abi, garip bir şey, kadınlar futbollu bir şeyler konuşuyorlar” diyor.

“Degajı duyduysan, asıl konu maç değil, degaj bir gönderme” diyorum.

“Anlamadım” diyor. Hayret sivri zekalı nasıl anlamadı diye düşünürken birden dönüp;

“Edebi anlamda gönderme demek istiyorum Cenk” diyorum.

“Haaa” diyor. Anladığından emin değilim. Düz düşündü doğal olarak. Erkek doğası. Bazal’ın iddiasına göre beni kadınlar nezdinde çok cazip kılan kadın doğasını anlama yeteneğim. Derken kendi kendime, Bazal da geldi işte. Salonda yavaştan toplanma zamanı. Müdahaleden beri ortak keyfimiz pek yerine gelemedi. Orada bir kırılma yaşadık. Kalıcı bir şey olmadığını biliyorum. Bu ortamı kırmak için bu gece doğru bir gece. Bizi birleştirecek bir “merak” unsuru var. Toplaşma nedenimiz. Ama maalesef bu, aynı zamanda bir risk çünkü alacağımız haberde beklenti hatasına düştüysek, yaşayacağımız bireysel hayal kırıklıkları illa ki ortamın enerjisini düşürecektir. Büyük büyük konuştum yine. Duvarda “RİSK” yazıyor.

Kapı son kez açıldığında Serkan’la İdil de gelmiş oluyorlar. Serkan’ın tipinde ilk gördüğüm şey “temkin”, İdil ise heyecanlı. İdil sürünün son elemanı tabir-i caiz ise. Caizdir, amin. Başarısız müdahalede de yer almadığı için, ortamdaki doğal gerginlikten falan haberi yok anlayacağınız. Henüz sürünün ortak duygu durum noktasını koklayarak çözme yetkinliğinde değil.

Herkesin şu ana kadar sormadığı kişilere hal hatır sormasının yarattığı geçici uğultunun ardından beklenen sessizliğin gelmesi uzun sürmüyor. Serkan üzerine düşen gergin açıklamayı önünde sonunda yapacak olmanın belli ki önceden çalışılmış hali ile konuşmaya başlıyor.

Fakat lafa “İdil dün gece uyumadan önce” diye başlayınca, ekibin gerginliğinin ilk belirtileri çıkıyor ortaya, kıkırdaşmalar. Duvarda bir karalama var, ne olduğunu anlamadan Serkan sesini yükselterek küçük güruhun dikkatini tekrar toparlıyor. “Dünya’yı gezen bir herifin, gittiği yerleri anlattığı bir podcast dinliyormuş” diyor.

Evet. Dikkatler toplanmıştır. Bravo Serkan, doğru hamle. Duvardaki karalamalar siliniyor.

“Boşuna umutlanmamızı istemem” diye devam edince aklımdan “müdahaleden etkilenen yanlış kişi” diye geçiyor. Sırıtıyorum. Sırıtınca elimi hafifçe sıkan Melek’in elimdeki elini hissediyorum. “Ne zaman tuttu elimi?” diye geçiriyorum aklımdan. Serkan devam ediyor,

“Herif bir hafta önce Afrika’daymış ve Mozambik’in güney açıklarında bir takım adaları gezmiş. Yerli kabileleri falan görmek istemiş. Neyse, bu gezisini anlattığı son bölümde yerli kabilelerden biriyle yaşayan genç bir “dış dünyalı” gördüğünden bahsetmiş.”

Bazal heyecanını saklayamayıp “olabilir mi?” diye atlıyor.

Söylemekten bıkmadığım cümleyi fısıldayarak kuruyorum, Melek yine yavaşça elimi sıkıyor. Galiba bu hareketi bana bir şey anlatmaktan çok kendini rahatlatmak için yapıyor. “Her şey olabilir”.

Fısıltım sessizliğimizi bölmüyor bile. Tarihimizin en büyük toplu temkin halinden geçiyoruz şu an. Hepimiz umutlanmışken, kimsenin konuşmayı götü yemiyor. Cenk temkini bozmamak adına parmak uçlarında bilgisayara ulaşmış.

“Okyanus akıntılarını, enkazın bulunduğu yere göre kesiyorum şu an. Olabilir, gayet olabilir. Murat kurtulduysa bahsedilen yerdeki adalara sürüklenmiş olabilir” Ekranı bize doğru çevirip gösteriyor.

Serkan ve İdil karışık devam etmeye başlıyorlar. Anlatan adam bu “yerli olmayan” kişiyle iletişim kurmamış. Yerlilerin rehbere anlattığına göre ki aslında rehbere anlatmakla adama anlatmak arasında dil anlamında fark yokmuş çünkü yerliler el kol hareketleriyle anlaşıyorlarmış ama belli ki rehber kendini geliştirmiş. Bu “modern dünyalı kişi” ruhunu arındırıyormuş. Adaya geldiğinden beri kimseyle konuşmamış. Yerliler adam için “o artık bizden biri” işareti yapmış.

“Eee?” diyorum ben çok da dayanamayıp.

“Eesi bize kalmış işte abi” diyor Serkan. “Herifin internet sayfasında bir iletişim adresi varmış, mail atalım derim ben. Murat’ın bir fotoğrafını yollayalım ve o olup olamayacağını soralım” diye tamamlıyor. Makul.

Kısa ve öz mailimizi yazma işi İdil’e patlıyor.

“Selam Josh, podcastinin son bölümünde anlattığın “yerlilerle yaşayan modern adam”ın bizim bir arkadaşımız olabileceğini düşünüyoruz. Ekte sana onun bir fotoğrafını gönderiyoruz. Emirates’in 63 gün önce Hint Okyanusu’na düşen 123 numaralı uçağındaydı. Biliyorsundur, enkazı buldular ama çok derinde olduğu için henüz inceleyemediler. Biz onun bir şekilde kurtulduğunu düşünüyoruz. Bize yardımcı olabileceğini umduk. Heyecanla senden haber bekliyoruz.”

İdil “gönder” butonuna bastıktan sonra makul bir süre bekliyoruz. İçimizde bir konuşma isteği var, ekibin enerjisi bariz değişti. Şu an, çok da ölçülendirmediğimiz bir “neden olmasın” heyecanı yaşıyoruz. Fırsatını bulduğumuz anda kendi içimizde bu heyacanı dengelemek adına bir takım girişimlerimiz elbet olacak, ama şimdilik, 63 gündür göremediğimiz umut ışığına, magic mushroom yemişizcesine gözlerimizi dikmiş bakıyoruz.

Açılışı Bazal yapıyor elbette. “Gönderdiğimiz fotoğraf da yalnız…” diyip gülmeye başlıyor. Biz de katılıyoruz ona, ver elini neş’e. Josh arkadaşımıza, Murat’ın geçen ilkbahar başında Uçmakdere sahilde çekilmiş bir fotoğrafını gönderdik. Fotoğrafta Murat bulmuş olduğu camsız çerçeveyi elleriyle kendisine çerçeve yapmış, Mona Lisa taklidi yapıyor. Tek kelimeyle harika gerçekten.

İdil Josh’ın şu an nerede olduğunu anlayıp saat farkını hesaplayabilme derdinde. O sonuca odaklanmış, biz anın tadını çıkarıyoruz. İşte yokluğun gücü. İçimizdeki belli belirsiz umudun süresini uzatabilme hesabındayız. Küçük, mutlu hesaplar. Melek ayağa kalkıp

“Bira isteyenler parmak kaldırsın” diye bağırıyor. Parmakları saymayı bitirdiğinde, içmediğimi bildiği için sigara malzemelerini uzatıyor bana. “Bu” diye geçiriyorum aklımdan…bulabileceğimi düşündüğüm bir şey değildi. Bazen refleksleri, benimkilerden bile hızlı oluyor. Bunun bana yaşattığı “rahat hissetme” duygusu tarif edilemez.

Mutfağa giderken soru işaretli bir “çay” kelimesi dökülüyor dudaklarından. Uzun bakıyorum suratına, gülümseyerek. Kafamdan geçenleri anlamışçasına gülmeye çeviriyor gülümsemesini. “Çay, çay” diyerek gidiyor. Ben de işe koyuluyorum. “Gerçekten o olabilir mi?” sorusunu sesli sorduğumun farkında değilim. Küçük bir kıpraşma yaratıyor bu ani ve görece kesin soru.

Serkan temkini elden bırakmaya niyetli değil ama belli ki gruptan olumlu şeyler aldı, cesaretle atlıyor;

“Çok olası bence”.

Boş boş bakıyorum suratına. “Tamam gaza geldik de, bizim gazımız birinci vites gazı. Bu herif hangi ara 4’e takmış” diye geçiyor aklımdan. Her şeyin bir açıklaması var yani, boş bakıyorsak anlamadığımız bir şey kesin vardır. Kimse bir şey söylemeyince Serkan destek ihtiyacı duyuyor.

“Abi ölmedi diyoruz işte. Manyak değiliz biz bence. Bir takım acayipliklerimiz olduğunun, başımıza özellikle son dönemde bizi alışık olmadığımız olaylara götüren işler geldiğinin farkındayım ama gerçekten deli falan değiliz. Medyum da değiliz ama ölmedi diyoruz. Bir nevi, öldüğüne inanmıyoruz ama bu kabullenememekten gelmiyor. Tuhaf ama içimizden geliyor” diyor.

“Ha, bunun gibi bir şeyleri bileydin işte” diyorum içimden. “Müdahale”de anlatmaya çalıştığım şeyden bahsediyor. Bu sefer içimden söylediğime çok eminim. O sırada sağ taraftan bir depar geliyor. İdil kucağında laptopla “cevap verdi” diyerek ayağa fırlıyor. Diziliyoruz bilgisayarın karşısına. Cevap şu;

“Size kesin olarak o, ya da değil diyemem. Sizi boş yere umutlandırmak da istemem. Evet benziyordu. Ama sonuçta, bahsettiğim kişi, bakımsız, sakalları birbirine karışmış bir insandı. Bu halini düşününce uçak kazası geçirmiş olabileceğine inanıyorum açıkçası. Belki onunla konuşabilmiş olsam size daha net bir şey söylerdim. Sırtını kulübelere dönmüş, ormana dalmış bakıyordu. Yalnız, fotoğraftaki arkadaşınızın kel kafası bizim için bir işaret diyebilirim. Çünkü aklımda bu insanın zıvanadan çıkmış sakalları kalmış, fakat saç vardı diyemiyorum.

Ben, bu insanlardan uzak adacıktaki kabilenin yanına Mozambikli bir rehber ve arkadaşları sayesinde gittim. Modern turizm yöntemleriyle oraya ulaşabileceğinizi sanmıyorum. Size bahsettiğim rehberi bulabileceğiniz bir lokal telefon numarası yazıyorum. Bu numara bir hostele ait, telefonu açana Yumna’yı sorun. Size oralarda olacağı saati söyleyecektir. O saatte arar Yumna’yla görüşürsünüz. 

Arkadaşınızı bulabileceğinize inanıyorum. Vazgeçmeyin. Çok gezdim, anladığım bir şey var, her yerden her şey çıkabilir. Bu neden sizin arkadaşınız olmasın…

Yardımcı olabildiğimi umuyorum.”

Değerlendirme halinin taşıdığı bir sessizlik kaplıyor salonu. Bazal’ın “arayın ulan numarayı” demeden önce birayı kafaya dikiş sesi bozuyor bu derin sessizliği. Birasını sehpaya koyup cebinden telefonunu çıkarıyor. “Söyleyin abi numarayı. Durun, Mozambik’te saat kaç abi?” dediğinde kısa bir şaşkınlık yaşıyorum. “Vay anasını, Bazal heyecanına renk katmış, aralarda düşünmeye başlamış” diye geçiyor aklımdan.

Numarayı çevirip telefonu ortaya uzatıyor “kim konuşacak?” diyor. Orta açıldı ve tabi ki de İdil koşuyor topa. Ekibin tıkanmış borularını açan bir tesisatçı adeta. Biriyle tam da tesisatçı usulü bağıra çağıra konuşup kapatıyor telefonu. “Bir haftadır yokmuş Yumna. Adam “gelir ama” diyor. Yarın akşam aynı saatte ara dedi”.

Bir tur daha sessizliğe maruz kalıyoruz. Çağla bozuyor bu sefer “durun”

Duruyoruz. Hayır yani, gereksiz bir “duruyoruz zaten” cevabı vermek istemiyorum ama açıklamalara da ihtiyacım yok değil.

“Biliyorum siz de bir an sanki bu akşam bir şeyler netleşecekmiş gibi hissettiniz. Her şey çok çabuk gelişti, heyecana kapıldık haliyle. Ne yani, telefonu açan adam Murat’ı telefona verecek falan değildi herhalde” diyor.

Vay anasını. Çağla, “beklenti hatası”nı tanımladı bir yerde. Hemen destek çıkıyorum “tabi canım, bence bu noktaya bu kadar hızlı gelebilmemiz bile mucize. Düşünün bi. Beklenti hatasına düşmeyelim. Hatta şu an ortalamayı çok aştık, önümüzdeki günlerden çok bir şey beklemeyelim” diye bağlıyorum. Hafif kıstım ışığı.

“O zaman bir tribute çalalım mı Murat için?” diyor Bazal.

Şarkı başladığında Melek’le birlikte hatrı sayılır dakikalara tanık oluyoruz. Çağla, mevlüt okuyan bir hocanın sekmesiz performansına benzer şekilde şarkıya eşlik ediyor. Bazal’ın bakışları Çağla’da. Çok da tutmuyor zaten kendini, heyecanla atlıyor;

“Sen Fransızca mı biliyorsun?”

Çağla, mütevazi, gülümsüyor. Melek’le birbirimize bakıp aynı anda “seks” diyoruz.

– 6.bölümün sonu – 

sonraki bölüm

Uçuş numarasını attım tabi, 1-2-3 bu hikaye için çok mantıklı.

Yazmayı bitirince görsel derdine düştüm. Lam bi aratayım dedim flight 123 diye, eneeaa varmış ve düşmüş. Melek mesela bunu bilse o uçağa ikisinin de binmesine izin vermezdi, bu tesadüf anlamlı olabilir derdi. Gerçi ben de bilemiyorum tabi tarihte 123 nolu uçuş kaç kere oldu. Bu uçuş numaraları tek mi yoksa tekrarlıyor mu? Neyse, beynim yandı. Bana garip gelen bu tesadüfün anısına görseli galiba manyak gibi uçak enkazı yapacağım :/

Yok efendim, olay uçakta değil :)

Kapak görseli Stefanie Silverman’e ait. Kanvas üzerine pastel.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s