madagaskar dramı – kalsın

önceki bölüm

hepsinin başı

Önce biletlerini aldılar, sonra Mozambik’e baktılar. Çok yerinde bir sıralama. Her ikisinin de cayma hakkı saklı ama ne Murat olabileceğini düşündükleri adamın o olup olmaması ne de bir delinin denize attığı bir uçak yüzünden Afrika’nın dibine gidiyor olmaları umurlarında. Maksatları beraber baş koymak ve beraber olmak. Bu durumların hiçbiri, görevlerini ciddiye almadıkları anlamına da gelmiyor.

Tiplerini görmelisiniz. Sanki “haftasonu için şehirden biraz uzaklaşalım ayol” demişler. Nisan, Mozambik’in yağışlı dönemi diye mi, adet yerini bulsun diye mi bilmiyorum ikisi de kendilerini “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeş” gösteren kocaman yeşil yağmurluklar almışlar. Havaalanında yürüyen TEMA reklamı değillerse yağmurlukları şimdiden giymiş olmalarının sebebi ancak çantalarına sığdıramamış olmaları olabilir.

Yalnız geldiler, ekipten kimse yok. O yöne giden yolculara, havaalanı uğurlaması yapılmaması kararı aldılar. Öneri Cemre’den geldi.

Check-in sonrası bekleme salonuna kadar ikisi de konuşmuyor. Önce gidip kendilerine kitap ve dergi alıyorlar. Cemre Kafamda Bir Tuhaflık alıyor, sadece ismine bakarak mantıklı geldiğini söyleyebilirim. Melek, dükkana güdümlü füze gibi girip Gün Gezgini‘ni alıyor. Sonra yavaş yavaş raflar arasında dolaşıp bir dergi (Cemre görünce gülümsüyor) ve bir kitap beğeniyor. Yolculuğun uyku harici kısmı ikisinin kafasında da netleşmiş oluyor.

Sonrasında kahve almaya gidiyorlar ve burada oturduklarında ilk kez konuşuyorlar. Melek;

“Ma-pu-to” diyor.

Cemre “Ad-dis A-ba-ba” diye cevap veriyor. Gülüşüyorlar. Mevzuyu anlamak için biniş kartların zum yapmak ister misiniz? Buyrun; aktarma noktası Etiyopya, Addis Ababa. Varış Maputo, Mozambik Cumhuriyeti.

Bu karambolde, bu manyak hikayede Cemre ve Melek ikilisinin güzelliği kafa ayarlarının benzerliğinde gizli. İkisi de beklentilerinin ve amaçlarının ne olduğunu bilen insanlar. Bir araya gelişlerini güzel kılan da bu, ortam onlarınsa, huzur var. Bu yüzden sakin ve dinlendirici bir yolculuk geçiriyorlar. İkisi de sırayla Gün Gezgini’ni okuyor. İspanyol kafası onlar için sessizce bir sonraki yolculuklarının rotasını belirliyor. Görünür olan ise, Melek’in çizgi romanı bir solukta okuması. Cemre ise daha yavaş ve durarak okuyor. Kafasından Murat’ın geçtiği belli, zaman zaman gözleri buğulanıyor.

Maputo’da ilk hedef Tren İstasyonu‘na gitmek, Yumna’yı bulacakları hostel buraya yakın. Yol yorgunluğu çiftimizin hızını hiç kesmiyor. Helal olsun. Kararlılıklarını gösteriyorlar. İkisi de uzun yola uygun görev adamları.

Yumna yok. Ama telaş da yok, elbet gelecek. Ölmediyse. Hostele küsmediyse. Cemre, çat pat İngilizce konuşan hostel sahibine “küslük var mı?” diye soruyor. İyi de anlatıyor durumu, Melek’le ikisinin gülüşüp durmasını yadırgamıyor adam, o da katılıyor. Bu insanlar neşeli insanlar, fakir olup buna takılmadan hayatlarını yaşayan tipler. Bu durum onlara çok farklı bir keyifli olma hali veriyor.

Yumna gelirse uyandırılma sözü alarak tatlı bir uykuya dalıyorlar. Uyandıklarında Yumna’yı değil ama sözü edilen yağmuru gelmiş buluyorlar. Üzerlerindeki sersemlik, uzun yolculuk, nemli hava, tabir-i caizse bir tahmin uğruna dünyanın bir ucuna gelmiş olmak durumlarının her hangi birinden kaynaklanıyor olabilir. Adaptasyon güçlerini kullanıp bu durumu, fakir bir Mozambikli’nin kayıtsız mutluluğuna çeviriyorlar.

Çiftimiz ertesi sabah, yaptıkları Portekiz kahvaltısı sonrası, sahile gitmeden önce yanlarına bir şeyler almak için odalarına giderken resepsiyonun önünde Yumna’yla karşılaşıyorlar. Karşılaşıyorlar çünkü adeta adamı kesiyor ve o olduğunu anlıyorlar. Tanışma referansına nasıl girsek diye düşünmelerine gerek kalmadan şen hostel sahibi içeriden çıkıp “hah” diyor. Bunun üstüne Cemre, Yumna’ya dönüp;

“Yumna, biz senin iki hafta önce özel bir geziye götürdüğün Josh’ın arkadaşlarıyız” diyor.

Yumna sırıtıyor ve “coffee?” diyor. Melek ve Cemre de sırıtarak karşılık veriyor. Kahvelerini içerken sohbetlerinin amacına kısa yoldan, hızlıca ve karşılıklı netleşerek varıyorlar. Ertesi gün yola çıkılacak. Yumna onları aynı yere götürecek ama kabilenin onlarla görüşüp görüşmeyeceğini garantileyemez. Ne olursa olsun parasını alacak. Yalnız, parayı ancak onları sağ salim bu hostele getirirse alacak.

Yumna “tamam, isterseniz aynısını yapar kahve içeriz, siz de bana parayı o sırada verirsiniz” diyerek sırıtıyor. El sıkışıp ayrılırlarken Yumna, “bugün gezecekseniz size burada da rehberlik yapabilirim” diyor. Cemre dönüp Melek’e bakıyor ve Yumna’ya “sen bize, çok turistik olmayan ama güzel olan yerleri söyle, bugün biz gezelim” diyor. Yumna, yine sırıtarak iç cebinden bir harita çıkarıp parmağıyla göstere göstere anlatıyor.

Ertesi sabah, cümleye böyle başlamayı yalanlayacak kadar erken kalkıyorlar. Hostel sahibi onlara dev bir güzellik yapıp kahvaltı hazırlamış. Yumna kahvaltının ortasında, yanında biri kendisine çok benzeyen, diğeri daha çok at hırsızına benzeyen iki arkadaşıyla birlikte geliyor. Bizimkiler kahvaltılarını bitirirken onlar da kahvelerini içiyor ve ekip hostelden ayrılıyor.

Bir iskeleye gidiyorlar. Yumna orada her ikisine de can yeleği verirken Cemre, “Yumna, bir sigara içsek, zaman var mı?” diye soruyor. Yumna kıkırdayarak “her şey için her zaman zaman vardır” diye bilgece bir çıkış yapıyor. Cemre sırıtarak sırt çantasını karıştırıp sürpriz sigarasını çıkarıyor. Melek de sırıtıyor. Böylece, kıç bölgesindeki 3 dev motoruyla iskelede onları bekleyen sürat teknesi, içinde sürekli bir şeylerle meşgulmuş gibi görünen Yumna’nın iki kişilik dev ekibi, iskelede bir Yumna ve sigarayı motordan uzak içmeleri söylendiği için kadrajdan çıkmış bir adet Melek ve bir adet Cemre gurühu, yolculuk öncesi son dakikaları değerlendiriyorlar.

Yolculuk uzun ve oldukça hızlı geçiyor. Teknenin motorları sustuğunda Cemre ve Melek rüzgardan öylesine etkilenmiş durumdalar ki, motorların durdurulduğunu anlamaları en az on saniye sürüyor. Ekip yine kıkırdamakta. Cemre Türkçe “tabi siz git gel mutasyon geçirdiniz, bedenler rahat ameka” diyor. Melek gülmeye çalışıyor. Tek istedikleri artık karaya ayak basmak.

Yumna, “bundan sonrası motorsuz” diyor. Biraz uzun sürecekmiş ama bu aralarındaki sessiz bir anlaşmaymış. Cemre kaşlarını çatıp anlamadığını söylüyor. Yumna, “adanın huzurunu bozmamak için” diye açıkladığında Melek’le aynı anda “haaa” diyorlar.

Tekrar hareket ettiklerinde Cemre önce tam anlayamıyor çünkü kulaklarındaki rüzgarın uğultusu geçmiş değil. Emin olduğunda Melek’e de açıklıyor “duyabiliyor musun, yine motor çalışıyor. Yumna’nın kast ettiği canavaları çalıştırmamakmış”

Meraklı meraklı gittikleri istikameti görmeye çalışıyorlar ama maalesef motorun ancak kaptana izin verecek boyuttaki, Cemre’nin “aero dinamik harikasıdır her halde yoksa bize yapılan bir haksızlık” şeklinde açıkladığı küçük camı nereye gittiklerini görmelerine bir türlü izin vermiyor.

Küçük motor da sustuğunda, neredeyse vardıklarından emin olup Yumna’ya parlayan gözlerle bakıyorlar. Yumna da sırıtarak kafasını sallıyor. Karaya ayak bastıklarında çiftimizin her zamanki uyumla bireysel olarak verdikleri ilk tepki kumlara yatmak. Tiplerine bakılırsa, vucütlarının her bir noktasını karaya sürtmek istiyorlar. Açıkçası ben bunu gördükten sonra kesinlikle bir sürat teknesiyle uzun yola çıkmam. Bence yeterince açıklayıcı.

Yumna, srtına yüklediği bir kaç malzemeyi bir ağacın altına bırakırken açıklıyor,

“Biz kabileye gideceğiz. Siz ikiniz burada kalacaksınız. Akşam her halde döneriz. Dönmesek de rahat rahat bekleyin diye çadır kuracağız”.

Melek “sonra?” diye soruyor. Eğer kabile gelmelerine izin verirse en geç yarın sabah gidip “o adamı” görebilecekler. İzin yoksa dönecekler. Cemre Yumna’nın “o adam” diye bahsettiği insanın Murat çıkmaması ihtimalinden çok bu ihtimalde canavaların sesi ve rüzgarın kamçısıyla geçirmek zorunda kalacağı dört saatin erken gelecek olmasının getireceği hayal kırıklığının onu sarsacağını düşünüyor. Beklenti sıfır, maksat süreci yaşamak diyebiliriz bu duruma. Bir de tabi kısaca sürat motorunun sarsıcı gücü.

Ekip çadırı kurup onları bıraktığında soyunup mayolarıyla kalıyorlar. Duş alamayacakları için denize girmek sıkıntı. Velhasıl bunu düşünmenin saçma olduğunun farkındalar çünkü motordan inerken yeterince ıslandılar ve tuzlandılar. Kaynak suyu aramayı bir an için değerlendiriyorlar ama ekibin her an dönme ihtimalinin her ihtiyacın önünde olması gerektiği konusunda da eminler.

Yüzüp kumlara uzanıyorlar. Güneş kremi sürdüklerini umuyoruz çünkü motor sersemliğinin yarattığı uyku durumuna çok erken geçiyorlar.

Cemre rüyasında Murat’ı görüyor. Şaşırtıcı çünkü onu son görüşünden sonra içinde o olan hiçbir rüya hatırlamadı. Belki de hiç görmedi. Melek rüyasında kendisini görüyor. Ormanda yürümekte. Elinde bir şey var. Adını bilmediği, otları kesmeye yarayan o şey. Ustaca kullanıyor olmasına sırıttığını görebiliyoruz. Cemre’nin, hemen arkasında onunla yürümekte olduğunu biliyor. Omzuna dokunanın o olduğunu da… Elindekini bırakıp dönüyor. Tam bu anda başlayan can yakıcı yağmur ikisini de uyandırıyor. Melek tam Cemre’yi görecekken uyanmış olup, bir anlamda rüyaya devam ediyor. Cemre ise Murat’ı bu kadar canlı görmüş olmanın verdiği şaşkınlığı yaşamakta. Melek’in rüyasına dahil olmakta zorlanmıyor.

Kafalarına pat pat yağan yağmurun incitici etkisinden denize girerek kurtulmaya çalıştıkları sırada Yumna ve ekibini görüyorlar. Bizimkiler ne kadar uyuduklarının çok da farkında olmadıklarını o sırada fark ediyorlar. Denizden çıkıp, yağmur karşısında pozisyon alma uzmanlığına sahip oldukları için sahile çıkmamış, ağaçların altından kendilerini kesen ekibe doğru koşmaları ortak hale gelmiş rüyadan da çıkmalarını sağlamış oluyor.

Yumna ve ekibin sırıtıyor olmasına bakılırsa, kabilenin izin verdiği düşünülebilir. Velhasıl bu ekibin hayatın yüzde doksanını sırıtarak yaşadığı düşünüldüğünde kabile izin vermemiş de olabilir.

Cemre soluk soluğa gayet Türkçe “eee?” dediğinde Yumna yine sırıtyor. Melek dayanamayıp atlıyor; “ne dediler Yumna?”

Yumna “yes” diyor. Elbette sırıtarak. Cemre Melek’e sarıldığında tüm ekip sırıtma noktasında birleşmiş oluyor. Çadırı ve lazım olmayacak her türlü eşyayı sahilde bırakarak yürümeye başlıyorlar. Yumna’ya göre ne kadar sürede varacakları tamamen bizimkilerin performansına bağlı. Melek hemen soruyor “peki sizin kadar hızlı yürüyebilirsek ne kadar sürecek?”

Yumna “1 saat” diyerek sırıtıyor. Yürümeye başlıyorlar. Elbette bizimkiler ekibin hızında ilerleyemiyor ama Cemre ekibin sırıtma endeksini çözebildiyse, performansları memnuniyet verici. İdeal uzatmaların oynandığı bir maç süresinde hedefe ulaşıyorlar. Karşılama ekibi üç kişi. Etrafta bir sürü ahşap kulübe var ama ortamda sadece üç tane kabile üyesi. Cemre Melek’e “garip diğ mi?” diye fısıldıyor. Melek “vay anasını, Josh gerçekten zor bir iş başarmış demek ki” diye karşılık veriyor.

Yumna bizimkilere dönüp, sizi “o adamın” olduğu kulübeye götürecekler. Biz burada kalıyoruz. Merak etmeyin” diyor. Cemre, heyecanın yarattığı tuhaf gerginliğini belli etmemeye çalışarak “endişe yok” diyor geri kalanlara dönüp.

Üç silahşörlerin modern olmayan modern halinin peşine takılıp yürümeye başlıyorlar. Bizimkilerin görebileceği “yegane kabilenin” bu üçlü olduğu çoktan anlaşılmış durumda. Su sesi geliyor. Bir sürü kulübe geçiyorlar ama yaşam izi göremiyorlar. Su sesine iyice yaklaştıklarında söz konusu kulübeyi de görmüş oluyorlar. Cemre artık kendi kalp atışlarını duyabiliyor. Bu ana kadar korudukları soğukkanlılıkları yine uyum içerisinde çekip gidiyor. Cemre’nin duyduğu kalp atışları belki de Melek’e ait.

Kabile kulübenin dışında, makul bir mesafede duruyor. İkilimiz şaşkın şaşkın bakıp, bunun “girin” demek olduğunu anladığında önce Melek yöneliyor kapıya. Bunu yapmanın Cemre için zor olacağının farkında. Buz gibi denize girer gibi, kapıyı kısacık tıklatıp neredeyse hiç beklemeden giriyor içeriye. Cemre, beş saniye durup nefes aldıktan sonra takip ediyor.

Kulübe serin ve karanlık. İkilimizin gözlerinin alışması için zamana ihtiyacımız olduğu aşikar. Murat’ın “Cemre?” diyen sesini duyduğumuzda bunun özellikle böyle olduğunu anlıyoruz. Anlaşılan o ki, ikilimizi mala çeviren karanlıktan da öte bir şeyler var. Hah, gerçi, daha ne olsun? Cemre “Murat?” derken Melek konuyu anca kavradığını fark ediyor. Murat “Cemre” diye sorduğu halde, Cemre karşılık verene o adamın Murat olduğunu anlayamamış olduğunu görüyor.

Kafalar yanık anlayacağınız, kafalar bitik. Kulübede yeni bir üç silahşörler durumu söz konusu. Şaşkın üç silahşörler. İlk konuşan yine Murat oluyor. “Vay anasını, buldunuz beni” Cemre, az da olsa kendine gelebildiği için sonunda sesin geldiği yöne doğru yürümeye başlıyor. Sarılıyorlar. Sırıtıyorlar.

Melek ve Cemre’nin gözleri karanlığa iyice alıştığında, hep beraber yere çöküyorlar. Ortalarında ufak bir masacık var, üzerinde su ve galiba yemek için konulmuş bir şeyler. Cemre,

“oğlum senin öldüğüne hiçbirimiz inanmadık ki” diye giriyor söze.

Murat düşünceli bir sesle, “çok acayipti, anlatılacak gibi değil” diyor. Sonra da ekliyor, “zaten tamamını hatırladığımı söyleyemem”. Melek en azından hatırladığı kadarını anlatması için can atıyor ama bir yandan da “adamın uçağı düştü yahu, travmanın dibinde olması lazım, ayıptır darlamak” diye düşünüyor.

Akşama kadar konuştuklarını, dışarıdan gelen ses üzerine fark ediyorlar. Murat kapıyı açıyor, silahşörlerden biri kapıda ona bakıyor. Karşılıklı bir takım el kol hareketlerinden makul bir süre sonra kapı tekrar kapanıyor ve Murat ufak masanın başına dönüp, “acıkmışsınızdır” diyor. Buraya kadar geçen sürede neredeyse her şeyi konuşmuş oluyorlar.

Konunun özeti, Murat dönmüyor. Murat dönmek istemiyor ve bu durum Cemre’ye çok makul geliyor anlattıklarından sonra. Melek ise zaten kendini konunun bu kısmının dışında tutuyor. O sadece bir eşlikçi.

Murat dönmüyor çünkü başına gelenleri amacından bağımsız tutuyor. Başına bu kadar olağanüstü bir şeyin gelmesi onun kafasında geri dönmek için bir sebepten öte bir fırsat. Biraz utanarak geride kalanların (yani buraya kadar gelmiş Cemre ve Melek’ten başlayıp bir şekilde onu aramaya ya da beklemeye dahil olmuş herkesin) ne düşündüğünü ya da ne hissettiğini umursamadığını itiraf ediyor. Onun amacı gitmekti ve umduğundan çok daha güzel bir yerde buldu kendini. Çünkü bizimkiler olan biteni anlatırken bahsettikleri tespitlerde haklılar, ait olamama sorunu vardı. O da biliyordu bunu ve başına bu kaza denemeyecek kaza gelmeseydi bunu asla aşamayacağını da biliyordu. Ayrıca, en iyi haberi de vermek isterdi galiba asla bulacağına inanmadığı kadını da bulmuştu.

Cemre’nin kafası biraz karışmıştı. Beklenti hatası diyemeyeceği bir deneyim yaşıyordu. Evet, o adamın gerçekten Murat olması durumunda, onları görünce beraber döneceklerine kesin gözüyle bakıyordu. Şimdi düşününce o kısmı hatalı olarak değerlendirebileceğini ama sonuç açısından baktığında bir hata olmadığını görüyordu. Anlatılanların tamamı çok makul gelmişti ve nihai sonucun yani Murat’ın yaşıyor olmasının, her şeyin ötesinde bir güzellik olduğunu da biliyordu.

Neredeyse sabaha kadar sohbet ettiler. İhtiyaç molası için kulübeden çıktıktan sonra dışarıda kabile yapımı bir sigara içtiler ve sigaranın üstüne çok da zaman geçmeden uykuya daldıklarında görecekleri rüyaları hayatları boyunca unutmayacaklardı. İçtikleri şeyin ne olduğundan bir nebze olsun haberleri yoktu. Sırf bu şey için Dünya’nın taaa bu ucuna bir kez daha gelmeyi hayatları boyunca içten içe hep isteyeceklerine emin olabilirsiniz. Elbette bunu hiç bir zaman yapmadılar. Yapmaları, bahsedilen sigaranın içindeki “o şeyin” hepimizin o adaya gitmesini gerektirecek denli bağımlılık yapacak güçte fevkalade bir şey olmasını gerektirirdi. Çünkü önce ben gider sonra da sizle bu zevki paylaşmak için sizi de götürürdüm. Neyse ki böyle bir şey olmadı ve o kabile, hayatına hala orada devam edebiliyor.

Murat kaldı. En iyisi, en doğrusu buydu. Hayatının kalanında mutlu ve huzurluydu. Üzerindeki kıyafetler bir süre sonra yıpranıp giyilemez hale geldiler ve o günden sonra Murat da kabile modasına uyar oldu. Böylece ölene kadar yanında olan yegane “modern şey” kendisine bıraktıkları Gün Gezgini olmuş oldu.

Cemre ve Melek tabi ki de döndüler ama hayatları boyunca öncelikli amaçları Dünya’yı gezmeye devam etmek oldu. Dönüşte ilk gittikleri yer Murat’ın ailesinin yaşadığı küçük cennet oldu, hemen ardından kalan paralarıyla İspanya’ya gittikten sonra uzun sayılabilecek bir süre bir sonraki yolculuk için para biriktirmek uğruna götlerinin üstünde oturmak zorunda kaldılar. Elbette olan biten bunca şeyden sonra hayatları birden bire çok aksiyonsuz hale gelmiş oldu. Bu durumun sıkıntısını yaşamadıklarını söylesek yalan söylemiş oluruz.

Ekip, Murat’ın yaşıyor olmasına çok sevindi ama dönmüyor olmasını kabullenmeleri çok uzun sürdü. Sonunda Cemre ekibe bir “müdahale” yapmak zorunda kaldı. Buna kendi aramızda “rövanş” diyip gülebiliriz. Neticede kabullendiler, kimse rehabilitasyon merkezine yatmak durumunda kalmamış oldu.

Kırmızı ipi, bütün bu olanları her zaman hatırlayabilmek için nerede yaşarlarsa yaşasınlar hep salonlarının en büyük duvarına astılar.

Kimden mi bahsediyorum? Bilmem. Hikaye neticede, herkes olabilir.

ve SON

Kapak Fotoğrafı şuradan

 

İç içe geçmiş hikayeler zincirinin finalidir. 
"Bu ne ya?" derken, bir merak da geldiyse ilk bölüme her zaman beklerim :)

 

 

Reklamlar

madagaskar dramı – kalsın” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s