küçük tarih cetvellerimiz

Hepimiz ne kadar tuhafız. Hepimiz ne kadar farklı ve aynıyız.

“Tuhafız” diye başlayıp, sizin için köşelerini törpüleyip “farklıyız” yaptım, bu farklılıklardaki benzerlikleri es geçemeyerek “ve aynıyız” diye bağladım. Hem öyleyiz hem böyleyiz hakikaten. Samimiyiz, bazen de hiç değiliz. Hem değişmek için can atıyoruz hem alışkanlıklarımıza sıkı sıkı bağlanıyoruz. Hem iyiyiz hem kötüyüz; bir iyiyiz bir kötüyüz.

Ve hayat fani ama biz bir türlü tam “olamıyoruz”. Çünkü ne hayatın faniliğini an be an kavrayabilir durumdayız, ne de olan bitenle, kendimizle yüzleşiyoruz. İkisini de yapamıyoruz, yapmıyoruz. “Anı fark edebilmek bile zorken, ne faniliği ya?” diyor musunuz? Haklısınız. Siz de haklısınız. Hele benim gibi büyük şehir olmayı geçip dev şehre dönüşmüş İstanbul’da yaşıyorsanız, ayrı bi’ haklısınız.

Ama hayat fani, bizler çok çok fani…. Ama anlayamıyoruz işte. Yalan yok, kafamız basmıyor faniliğimize pek. Kendi içimizde ve bazen dışarıya karşı “olamıyor” durumlarımızın dönüp dolaşıp faniliğimize bağlandığından şüpheleniyorum. Hayatlarımızda yerine getirmemiz gereken bir takım görevler olduğunu düşünüyor, her biri için koşuşturuyor, o karambolde asıl içimizden geçenin ne olduğunu fark edemiyoruz.

Kendi kendime faniliği anlamaya ve anlatmaya çalışırken aklıma ilkokulda çoğu sınıfın duvarında asılı olan tarih cetveli geldi.

“O ne lan?” demeyin hemen aşağıya bakın. Adını bilmediğimiz ama kendisini çok iyi bildiğimiz şey işte; ilkokulda sınıfın duvarında asılı olan şey. İşte bu “şey” sayesinde, şahsen ilk defa faniliğimin gerçekliğini bu kadar uzun ve derinden algılayabildim.

tarih_seridi

Bu fanilik nereden geliyor önce bir onu konuşalım. Fanilik tepeden geliyor, çünkü direkt hayatta olmakla alakalı bir durum. Ölüysen ölüsün, canlıysan fanisin, yani öleceksin. Hayat dediğin şey hepimiz için tepeden inme, gelmediğimiz, kendimizi içinde bulduğumuz bir şey. Kısacası; biz buraya, yani hayata gelmedik efendim, getirildik. Böylece “asgari bir fanilikte” buluşmuş olduk.

Şimdi oturtalım bakalım şu hayatı bir tarih cetveline…

Efendim, hayat, hepimiz için loşluk derecesi farklı olan Karanlık Çağ ile, çocuklukla başlıyor… Lafın gelişi karanlık demiş oluyoruz, aslında tersine çocukluk, kafalarımızın gayet aydınlık olduğu, toplumla bağlarımız çok sıkılaşmadığı için görece özgür düşünebildiğimiz bir çağ.

Sonra Orta Çağ başlıyor. Ergenlik. Okulla birlikte toplumsallaşmaya başlamış zihinlerimize ve bedenlerimize, hayatımızda oldukça büyük bir rol oynayacak olan cinsellik giriyor. Kafalarımız hormonlu ve karışık. İsyan, devrim, özgürlük diyecekken, özgürleşemeyip ilk gençlik yıllarımıza giriyoruz. Yeni Çağ’a…

Hey gidi ilk gençlik; üniversite, hayat, ilişkilerin tutkulu karmaşası, meslek sahibi olmak, çalışma hayatına başlamak, yavaştan Yeni Çağ’ı kurma çabaları derken hızla akıp geçen yeni bir “yıllar öbeği”ne girmiş oluyoruz. Bilmem ne kadar farkındayız ama bence kendimizi ve hayatımızı en çok kurduğumuz yıllar bunlar oluyor. Farkında olarak ya da olmayarak ciddi bir savaş verdiğimiz, yerleşmeye çalıştığımız, önemli seçimler yaptığımız yıllar.

Sonra “Yakın Çağ” geliyor ve öyle kalıyor. Başta benzer ilerlese de bu çağ atlamalar kendi deneyimlerimiz çerçevesinde farklı farklı şekilleniyor. Bu yüzden kesin yaş çizgileriyle ayrılamıyor. Ben Yakın Çağ’ı aşağı yukarı şöyle tanımlıyorum; seçimlerin çok azaldığı, neredeyse bittiği yıllar. Geriye dönüp baktığında bir sürü yaşanmışlık gördüğün ve “tamam artık oyun budur” dediğin yıllar. Bazılarımızın bir talihsizlik sonucu göremeyeceği yıllar. Şanslıysak görebileceğimiz, daha da şanslı ve farkında isek, bütün o yaşanmışlıklara ve önümüzde kalan yıllara dair içimizde hiçbir tüh bulundurmadan gireceğimiz yıllar.

Şimdi, gözünüzde kendi tarih çizelgeniz aşağı yukarı canlandıysa lütfen bir de faniliği görmeye çalışarak bakar mısınız ona? Bence bu zor bir iş ama cetvel yardımcı olmuş olmalı. Bakınız, Yakın Çağ diyor ve sonrasını getirmiyor. Hepimiz için hayat Yakın Çağ’da bir yerde bitiyor.

Şimdi de lütfen alın bu cetveli ve benim büyüdüğüm yıllarda çok moda olan o şakayı yapın. Kendi hayatınızı bu cetvel üzerine aşağı yukarı yerleştirebildiyseniz önce alın o cetveli bir tarafınıza sokun : ) Ya ne yapacaksınız? Elinizde, kendi yarattığınız bir hayat ve kafanızda teorik bir cetvel var, elbette ki önce işi şakaya vuracaksınız. Sonra da ciddi olma sırası gelecek.

Bakın bakalım, cetvel üzerinde tırtıklı kalmış, elinizi gezdirdiğinizde size batan, canınızı yakan, memnun olmadığınız, içten bir “tüh be” dediğiniz neler var? Her biri sizde bir iz, bir eksik bıraktığı için hep bir olmamışlık hissi yaşatan neler var? Ooo kim bilir neler var…

Olay o tırtıklarda bitiyormuş efendim, ben bunu anladım. Faniliği görebilmek ve o fanilik içinde “olabilmek” çok zor şeyler. Dedim ya, hepimiz aynıyız ama farklıyız diye. Galiba buralardan bir yerlerden geliyor bu aynılıklar ve farklılıklar. Hepimizde bir takım olabilmişlikler ve olamamışlıklar var :)

Tek başına, kendi hayatlarımız içinde geride tırtık bırakmadan “olabilmek” bile bu kadar zorken, bir aradayken “olabilmek” ister istemez çok çok daha zor ve karmaşık. İşte ondan sonra vapurlar falan, hayat ne tuhaf, insanlar ne tuhaflar-lar-lar :)

Evet tuhaf. Manzaraya bakar mısınız, tuhaf olmamasını sağlamak için biraz geç kalmış görünüyoruz. Sınıfların duvarına çakılı tarih çizelgeleri gibi ömrümüz, başı gayet belli, sonu belirsiz ama bir son var ve biz, bize ayrılan süre içerisinde koşuşturuyoruz. Hep bir işimiz, gücümüz var. Şimdi, şu an olmasa da önümüzde hep bir iş var.

Tırtıklarımız cetvelin sürekli gerisinde kalıyor. Zaman zaman dönüp üzerinde elimizi gezdirsek de öyle bırakıyoruz onları, çünkü önümüze bakmamız gerekiyor. Sürekli önümüze bakar haldeyken tırtıkların nasıl oluştuğunu anlayamıyoruz. Fevkalade bir tırtık makinesi gibi devam ediyoruz cetveldeki hayatımıza.

Neredeyse bir sene oldu.

Kendi cetvelimde bir noktada takıldım. O nokta ve çevresi tırtık doluydu, adeta hiç törpü yüzü görmemiş, el testeresiyle yamuk yumuk kesilmiş bir ahşap gibi. Çok yüzgöz olduk, tırtıklarda sadece elimi gezdirmiyordum, orada yatıp orada kalkıyordum. Yeterince yatıp kalktıktan, her yerimin iyice çizildiğinden emin olduktan sonra “yeter galiba” dedim. Olabilmemin önüne taş koyan şeylerin olduğunu gördüm. Başlangıcından itibaren nacizane hayatımda beni rahatsız eden tırtıklar olduğundan emindim.

İçine doğduğum hayat yapmıştı onları, ben yapmıştım, benim hayatıma aldığım insanlar yapmıştı, içinde yaşadığım toplum yapmıştı. Süründüğüm, sürtündüğüm her ne varsa bir yerlerde bir şekilde bana tırtıklar bırakmıştı, ben de izin vermiştim. Hatta izin verirken muhtemelen olan biteni kendime bir güzel de huy edinmiştim.

Tırtıkları hissetmek hatta anlamak mümkün de, anlamak çözmeye yetmez hesabı, kendi başınıza törpülemek pek mümkün değil. Bunu açık açık konuşalım. Biliyorum bazılarınız burun kıvırıyor ama insan bilimi diye bir şey var, cetveller ve tırtıklar üzerinde çalışıyor bir kaç yüzyıldır :) Psikolojiye, psikiyatriye burun kıvırmayın. Apandistiniz patladığında sizi o masaya yatırıp, uyutup, kesmelerine izin veriyorsanız, verecekseniz, psikiyatriye hatta psikolojiye de izin verin. (Hatta dedim, sosyal bilimlere inanmayanlarınız için pay bıraktım)

Neyse efendim, kısacası ben uzun sayılabilecek bir süre önce aldım cetvelimi kolumun altına ve bir uzmana, bir psikologa başvurdum ve düzenli terapiye başladım. Neredeyse altı ayı bulmuş maratonumdan çıkan en temel iki şeyi söyleyeyim;

  1. Terapi 32 yıllık ömrümde kendim için yaptığım en iyi şey oldu.
  2. Terapi yan gelip yatma yeri değildir.

Olamamak bizi yoran bir şey. “Yok, ben oldum” demeyin, olmadığınızı biliyorum. Sizin de bir sürü tırtığınız olduğunu biliyorum. Bazılarınızın, ellerini o tırtıklarda dolaştırıp, “bak ne kadar güzel bir yüzey, dümdüz, pürüzsüz” dediğinizi de duyuyorum, atmayın, kendinizi kandırmayın. Ne kadar erteleseniz de, yüzleşmekten, çözmekten korksanız da, bir saniyeliğine bile olsa, ki o da muhtemelen cetvelin sonundaki son nefeste gelecektir, bütün olmamış hissettikleriniz sizi bulacak ve gerçekten ama gerçekten kendinizi çok kötü hissedeceksiniz.

Bu gözdağından sonra her iki maddeyi de açıklayıp bitiriyor, sizi cetvellerinizle baş başa bırakıyorum. Öğretmenlerin tamamını aştığım için de, sormadan istediğim maddeden başlıyorum cevaplamaya.

Evet efendim, terapi kesinlikle “yan gelip yatma yeri” değil. Bu çok net. Biliyorum bazılarınızın kafasında, bazen benimle de laf arasında paylaştığınız şöyle bir şey canlanıyor; haftada bir kere gidiyorsunuz, bir koltuk var, yatmasanız da en kötü ihtimalle orada rahatça oturup dertlerinizi anlatıyorsunuz ve canınız terapistiniz (adeta kankanız artık) sizinle konuşup sizi rahatlatıyor. Terapi hiç böyle bir şey değil. “Yoo, ben gidiyorum, benimki tam da böyle” diyen varsa aranızda, parasını boşa harcamasın, gelsin bana anlatsın, ben de iyi kötü rahatlatırım onu.

Yok efendim, tersine terapi sizi kendinizle yüzleştiren, kaçındığınız pek çok duruma maruz bırakan, bu durumları irdelemenizi bekleyen, çabaladığınız, uğraştığınız, çözdüğünüz bir “yer”. Çok güzel bir yer ama zorlu bir yer. Sizi tırtıklara sürten, zaman zaman elinizle törpülemeye kadar götüren, sonunda sizi tırtıklar ya da onlardan kalanlarla kardeş olmaya zorlayan bir süreç.

Ha, ben bunun nesini seviyorum? Neden ve nasıl kendim için yaptığım en iyi şey oluyor? Çözüyorum efendim, mis gibi çözüyorum. “Evet laaan!” diyorum. O tırtıkların nasıl geldiğini, benim nasıl tırtıklar yaptığımı, kimi neden cetvelime aldığımı, neden çıkardığımı, çıkarmak istediğimi, çıkaramadığımı, yapamadığımda, olamadığımda ne hissettiğimi, nasıl bir cetvelin beni mutlu ettiğini, her şeyi çözüyorum efendim. Bu uzun bir süreç, anlatmaya çalıştığım gibi zor bir süreç. Ama boş bir süreç değil, tersine sizinle dolu, hayatınızla dolu bir süreç. Hala ısrarla “benim cetvelim dümdüz, pürüzsüz” diyorsanız da gidin efendim, gidin, cila attırıverirsiniz :)

Tavsiye ediyorum efendim, şiddetle tavsiye ediyorum. Cetvellerinizi götünüze sokmayın, yazının o kısmı gerçekten şakaydı. Cetvellerinizi alın, onları sevin, okşayın, tırtıklarını yoklayın, kendinizi yoklayın, ne kadar “olduğunuzu”, ne kadar “olamadığınızı” yoklayın. Hayat fani, gerçekten bir cetvel gibi başı ve sonu var. Yüzleşin, en azından deneyin. Çünkü emin olun, siz sallamasanız da o cetvel sallanıyor olacak siz giderken. Bu sefer şaka değil maalesef ama önünde sonunda sizin götünüze girecek :)

Çok afedersiniz.

Reklamlar

küçük tarih cetvellerimiz” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s