adeta bir film, ama değil…

Size çok acayip bir anımı anlatacağım şimdi. Birden anlatasım geldi. Vardır bir sebebi, dün gece bir rüya görmüşümdür, işten dönerken baktığımı bile fark etmediğim bir görsel ilişmiştir gözüme, bir şeyler beynimdeki bu anının olduğu yere değmiştir… Vardır bir sebebi. Bırakın anlatayım. (Biraz isyankarım son günlerde)

Ankara’da ilkokul 3. sınıfı bitiriyorum, sene 1993, babamın tayini çıkıyor ve yazın Tunceli’ye taşınıyoruz. Şehrin içinde tek bir binadan oluşan lojmana yerleşiyoruz. Ortam feci, Kürt sorununun çatışmaya dönüşmüş halinin tavan yaptığı yıllar. Çok sıcak, sokakta eşekler var, dört bir yanımız dağ, babam akşam eve gelirse elinde uzun namlulu bir şeylerle geliyor. O silahın antrede duvara yaslanmış görüntüsü hala durduk yere gözümün önüne gelir arada. Görsel hafızan mı var, bir yerde derdin var:) Ufak tüyolarla ayaküstü eğitimlerimiz oluyor, silah sesi duyarsak hiç camı olmayan, evin ortasında kalan antreye kaçıp yere yatacağız. Harika :) Dışarı çıktığımızda lojmanın bahçesinden çıkmayacağız, çünkü “çocuklarınızı kaçıracağız” tehditleri var. Ya da ailelerimiz çok kudurmayalım diye bizi yiyor, bilemiyorum…

Ben yavaştan yerli çocuklara yanaşmak istiyorum çünkü Munzur’da yüzmeye gidiyorlar. Aslında annemlerin izin vermeyeceğini de gayet iyi biliyorum da işte, bir yolunu bulabileceğimi düşünüyorum. İtiraf etmem lazım, bir yolunu bulma konusunda fena değilim. Fakat çabalarım pek işe yaramıyor, sonra sonra nedenlerini anlıyorum.

Bu ortam 11 yaşındaki sivrizeka beni nasıl geriyorsa artık, okul açılmadan isyan bayrağını açıp “beni babaannemlerin yanına gönderin, orada okuyacağım” diyorum. Rüşvet teklifleri; bir sırt çantası beğenmişim, güllü müllü hatırlıyorum, dünya çirkini :) Annem gitmezsem onu alacağını falan söylüyor, ikna çabaları, çeşitli öneriler, yok illa ki dik kafalılık, yanımda yeni güllü çantamla (tabisi) eşyalarımı toplayıp gidiyorum.

Aslında bu arada bir haftalık bir hastane maceram var. Türkiye’nin en genç menisküs hastalarından biri olarak GATA’da ameliyat oluyorum, ama bu bambaşka bir hikaye, bir gün belki anlatırım onu da.

Sonuç itibari ile istediğimi elde edip Tunceli’den kaçmayı başarıyorum ve 4.sınıfı Lüleburgaz’da okuyorum. Bu arada abim Anadolu Lisesi’nde, o Tunceli’de okula başlıyor fakat Kasım ayında şehrin içine bir saldırı olup ortalık iyice karışınca bunu da gönderiyorlar Lüleburgaz’a. Aslında burada da komik bir hikaye var ama anlatamayacağım çünkü sonra yazıların çok uzun diye şikayetler geliyor :)

“Memlekette gurbet keyfi” gibi oksimoron bir sene geçiriyorum. Orada da dertlerim var ama iyi kötü idare ediyorum. Yalnız yaz tatilini Tunceli’de geçirdikten sonra bende bir şeyler değişiyor tabi. Bu arada annemler şehir içindeki tekli lojmandan askeri bölgeye taşınmışlar, alan çok geniş ve uçan şeylere meraklı olan benim için süper. Apartmanımızın ön bahçesi helikopter pisti. Bakıyorum ortam iyi, Lüleburgaz’da da çeşitli sıkıntılarım var, bu sefer de yaz sonunda ağlak ağlak annemi arayıp “beni oraya alın” diyorum. Bu arada, böyle anlatınca kendime bile şımarık geldim ama öyle bir durum yok aslında, geçerli bir takım bir şeyler var orada :) Tabi, bir de aile özlemi.

Annemin canına minnet tabi, en azından bir çocuğuna yakın olabilecek. Ben “hop” İstanbul’dan uçağa bindiriliyor ve Elazığ’a yollanıyorum. O yıllarda asker ailelerinin karayolunu belli saatler dışında kullanması yasak. Tabi memleket büyük olunca bazı lokasyonlardan geliş sadece uçakla olabilmiş oluyor. Hatta bu sayede THY bize %50 indirim yapıyor, işlere bakın. Elazığ’dan beni babamın arkadaşları alıyor. Tunceli’ye gideceğiz ama aslında yasak saati başlamak üzere. Olay aslında yasak olmasından öte bir şey tabi, adamlar zaten asker :) Pusu kurmalar öğleden sonra oluyor, asıl sebep bu. Hiç unutmam, altımızda bir Murat 131’le adeta tepelerin sadece tepelerine temas ederek, son sürat hoplaya zıplaya gidiyoruz.

Bir de bu yolculuktan hiç unutmadığım bir kısım daha var, uçakta yanımda oturan adam yalnız olduğumu anlıyor ve bana sorular soruyor. Seni kim alacak, nereye götürecek falan… “Babanın arkadaşları gelmezse benimle gel” diyor. Çocuk aklımla bile kıllandığımı net hatırlıyorum. Ama şimdi şöyle bir olasılığı da ilk defa düşündüm açıkçası, şu bir gerçek, Doğu insanı hepimizi şaşırtacak kadar misafirperver. Amcanın niyeti gerçekten misafir etmek olabilir.

Neyse, sürat rekortmeni abiler beni lojmana bırakıyor. Annem evde yok, çalışıyor. Babam zaten o dönem genel olarak pek yok. Ben de tabi durumu garipsemeden bırakıyorum bavullarımı kapının önüne dışarı çıkıp yazın kankalaştığım tayfama kavuşuyorum. İçinde bulunduğumuz alan Bölge Komutanlığı, çok geniş, serserilik peşindeyiz, ağaçlara falan çıkıyoruz, köpeklerimiz var onlarla takılıyoruz. Yarı normal çocuklar aslında, şimdi geliyoruz o yarılığa :)

İçinde bulunduğumuz alan bir dağın tepesinde gibi düşünün. Zaten şehrin yerleşik alanları aşağı yukarı iki dağdan oluşuyor, aradan Munzur kıvrılıyor, birinde Bölge Komutanlığı ve bir mahalle var, şehrin merkez dahil kalanı da diğer dağda. Bu arada dedim ya lojmanın bahçesi helikopter pisti (pistleri aslında), bazen seyrek, bazen sık inip kalkıyorlar ve helikopterin inişi bizim için çeşitli şenlikler yaratıyor.

Mesela pistin üst kısmındaki bölgedeysen, oradaki çam ağaçlarının tepesine tırmandığında helikopterin rüzgarı ağacı tatlı tatlı sallıyor ve çok eğleniyorsun. Ya da sıcak ve kurak bir zamansa dev bir toz bulutu oluşuyor, çocukluğun manyak bir anındaysan bulutta kayboluyorsun, değilsen her aklı başında insanın yapacağı gibi ağzın burnun toz olmasın diye kapalı mekana kaçıyorsun.

Bavulları kapıda bırakıp itlik peşinde koşuya çıktığım o ilk gün, arkadaşlarımla sarılma heyecanlanma faslı yeni bitmiş, köpeklerin olduğu Astsubay Gazinosu’nun arka bahçesinde takılıyoruz. Uzaktan helikopterin sesini duyunca, önce bi içeri girelim muhabbeti oluyor, bizim bulunduğumuz yönden geldiği için tepemizden geçip bizi toza boğacak çünkü, sonra ben heyecanıma hakim olamayıp “özledim be, izleyelim” diyorum.

O yaşlarda pilot olmak istiyorum. Galiba Top Gun yüzünden :) O filmi ilk izlediğimde İlkokul 1.sınıf bebesiyim. Talihsiz bir tesadüf ki o dönem video dönemi, VHS’li evlerdeniz (Beta değil yani:)) ve abimle bazı filmleri kaydedip defalarca izliyoruz. Bilemiyorum, hep kafamda bir 52 sayısı var bu konuda ama sanmıyorum sayıp hafızamda tuttuğumu, sonradan eklediğim bir şey bence. Neyse, her şeyin etkisi olabilir, pilot olmak istiyorum. Hem de asker pilot. F16 uçuracağım. Sanki araba alıyor haspam, modeli bile belli :) Uzatmadan pilotluktan nasıl vazgeçtiğimi söyleyerek devam ediyorum. Ortabirinci sınıfta olmalıyım, belki hazırlık. Dicle, çok yakın arkadaşım, bir gün bana şunu soruyor; “yani savaş çıkarsa insanları mı bombalayacaksın?” Helal olsun, tam onikiden vurmuş oluyor, “sahi nasıl yapacağım?” diyip vazgeçiyorum pilot olmaktan. Dicle’ye selam olsun ;)

Neyse, Tunceli’de helikopteri izleyen eküriye dönelim tekrar. Biz 3 kız durup helikopterin yaklaşmasını izliyoruz. Sonra garip bir şey oluyor, zaten az sonra da her şey birdenbire oluyor. Helikopterin önce sesi kesiliyor, bir an için havada kaldıktan sonra çuval gibi düşüyor. Şimdi düşündüğümde 500-600 mt mesafede olduğumuzu tahmin ediyorum. Biz yüksekte olduğumuz için de önceden hizasını almış, alçalmış olarak geliyor ve gözümüzün önünde düşüveriyor.

Bu çok garip bir an. Bu çok garip bir deneyim. Çünkü biz bir Holywood filminde değiliz. Arka bahçede köpekleriyle oynayan üstü başı kirlenmiş veletleriz. Biraz pilotlara biraz da uçan aletlere ister istemez hayranız :) Bütün olayımız aslında bu olmalıyken, yanlış yer yanlış zaman durumu yaşıyoruz.

Hemen sonrası zaten karambol. Bazı anlar, bazı kareler özellikle yer etmiş bende.

Helikopter nehre yakın bir yere, neyse ki yerleşim olmayan bir alana düşüyor. Bu hikayeyi anlattığım insanlar -nedense erkekler daha fazla:)- patlamadı mı? diye sorarlar. Patlamadı, hızla; çok dolu bir çuval gibi düştü ve düştüğü yerdeki kavak ağaçlarını sallayışını ve çıkan toz bulutunu hiç unutmam.

Astsubay Gazino’sunun arkasındayız ya (o da nesi diyenler sorabilir) bahçede çay içerek Bilim Teknik okuyan bir teknisyen var (helikopterin bakımını yapan tipler bunlar; pilot tulumu giyerler, o tulum da bende uhdedir. Buradan babama da selam göndereyim, hep bana ayarla bi tane dedim :)) İşte teknisyenin o masadan ayağa fırlayışı ve beyaz sevimsiz plastik masanın uçuşu, çayın devrilişi, derginin düşüşü… Bu kareyi kafamda gif gibi oynatabiliyorum sanki. (Hatırlama eylemini sevmek mi diyelim? Yok ya bakmayın şikayet ettiğime, hafızamı seviyorum. Başbelası :))

Bir de ilk insani tepkiyi vermiş olan Işılay’ın “benim babam helikopterle gitmişti” diye ağlamaya başlaması. Biz Elçin’le Işılay’ı telkin ediyoruz, “yok yok, baban yoktur”. İyi ki çocukmuşuz da dayanaksız söylemler yürüyormuş… Ben de demek ki optimist bir çocukmuşum ki kendi babam olabileceğinden korkmamıştım. Yoksa sorsan o an muhtemelen annem bile babamın nerede olduğunu bilmiyordu. Cep telefonu olmayan zamanlar bunlar…

Gerisi de gerçekten karambol. Olaydan hemen sonra lojmana doğru, pistin de olduğu yere çıkıyoruz. Pistin yanı revir, revirin önündeki bütün ambulanslar yeri göğü inleten sirenlerle ardarda  yola koyuluyor. Başka bir arkadaşın babası lojmandan traş olurken çıkmış, suratı köpüklü. Olayı ona biz anlatıyoruz. O aralarda bir yerde Işılay’ın babasının düşen helikopterde olmadığını öğreniyoruz. Ama kimin olduğunu da öğrenmiyoruz. Böyle şeyleri daha sonradan, genelde kulak misafirliği yöntemi ile öğreniyoruz.

Helikopterdekiler hayatlarını kaybettiler. Patlama olmamıştı ama çarpma etkisinin güçlü olmasına yetecek kadar yukarıdaymışlar demek ki. Ölümler konusunda çok emin değilim, yanlış yapmayayım. Ölüm söz konusu olunca, kalanların acısına saygı duymaktan ötesi yok sanki…

Ben kendi gözümden ve hafızamdan size olanları anlatıyorum. Evet, 11 yaşında Holywood filmi setinde dev aksiyon sahnesine tanıklık etmek gibi bir şey yaşadım. Ama olayı hatırladığımda elbette benim için farklı bir hali var. Aksiyon yorumunu olaya tamamen “ne oldu?” sorusuyla baktığımda yapıyorum. Bütün duygusallığından ayırın, gerçekten böyle bir şeye tanıklık etmek aslına bakarsanız iyi bir deneyim. Ama hayat böyle düz bir şey değil, aksiyon ama film değil. Çatır çatır gerçek.

Bu benim tırtıklı anılarımdan değildir :/ Hatırladığımda canımı yakmaz. Belki olaya hala hayretle baktığım için belki de o dönem daha sarsıcı şeylere tanıklık ettiğim için.

Durun, üzülmeyin. Türkiye’deki savaşa dair anılarıma ve tanıklıklarıma bakışım, lisans eğitimim ve galiba gerçekten büyüyen bir tarafımla birlikte tamamen değişti. Olayın aslını, en sonunda bilimsel olanın getirdiği bir tarafsızlıkla değerlendirebildim. Böylece duygusal değerlendirmelerimden oldukça sıyrıldım.

Bu değişim aynen şöyle oldu, bahsettiğim döneme kadar çatışmaya tek bir taraftan tanık olmuştum. Şöyle düşünün, komşunuz ölüyor, babanız ölebilir (bir kaç defa ölümden dönüyor) evinizin önüne helikopterlerle ölüler taşınıyor, yaşadığınız şehirdeki, gittiğiniz okuldaki çocuklar, insanlar sizi pek de sevmiyor :/ Siz de doğal olarak kızıyorsunuz çünkü okulda size sadece tek bir düşünce şekli öğretiliyor.

Sonra şunları öğreniyorsunuz; bütün insanlar yüzyıllardır savaşıyor, toprak parçası denilen şey ve ona dair tanımlar eldeki malzemeye, ilgili dönemdeki şartlara, toprak parçasında yaşayan insanların nereden nasıl geldiğine, bazen bir adamın zevkine, özellikle adam diyorum, bu gerçekten tarihi ihanettir diye not düşüyorum:), o sırada kimin güçlü olduğuna göre değişiyor. Yani kimisi diyor “arkadaş bizim buradaki hakkımız ve bir arada oluşumuz kanımızdan gelir”, birisi diyor “Allah böyle buyurdu, çok net bizim hakkımız”, öbürü diyor “önce bizim gelmiş olmamızdan gelir”. Açıkçası ben “haydaaa, tiplere bak” dedim bu duruma. Sonra, mesela insanın değerinin “doğmuş” olmasından geldiğini öğrendim, çok takdir ettim, hayran oldum bu yaklaşıma. Bir de ilk defa MEB Teftiş Kurulu’ndan geçen onaylı lise tarihinden değil de arşivlerdeki, tarihçilerin yazdığı tarihten bir şeyler okuma şansı bulmuş oldum. İtiraf edeyim iyi bir Siyaset Bilimi öğrencisi demem kendime amaaa böyle sansasyonel gelen şeyler özellikle dikkatimi çekmişti tabi :)

Uzatmadan söyleyeyim, şuna vardım. Bir takım insanlar kendi bildiklerine veya doğru gördüklerine veya kafalarına veya işlerine gelene – liste uzar gider- göre tanımlar yapıp bu tanımlar üzerinden insanların yaşayış şekillerini ya da taleplerini reddetmişler, onlara karşı güç kullanmışlar. Devlet işte. Gezi’yi hatırlayın. Orada da devlet vardı, 11 yılda artık resmen devlet haline de gelmiş bir iktidar vardı. İktidar güç demektir ya, devlet de güç demektir işte çünkü iktidarı alan devletin gücünü de almış olur. Gördünüz işte Gezi’de neler yaptığını devletin. Sanmayın bize özeldi, yani Gezi’de bize özeldi, 10 yıllardır Kürtlere özeldi, farklı formlarda Alevilere özeldi. Pek kudretli gerçekten…

Şimdi diyorum ki, biri bir derdi olduğunu söylediğinde karşısındaki insan da olsa devlet de olsa dinlesin, ciddiye alsın ve o derdi bertaraf etmek için uğraşsın. Yoksa arıza çıkar ve bazı arızaları belli bir aşamadan sonra acısız düzeltmek mümkün değildir… Yoksa helikopterler düşer, insanlar ölür, hayat anlamsız bir aksiyon filmine dönebilir…

FullSizeRender (2)

FullSizeRender (3)

Kapak resmi için kutulardan fotoğraflar çıkardım :) Hepsi Tunceli. 4’lüdeki sol üstte arkada bahsettiğim lojmanlara görebilirsiniz. Helikopter buraya değil, tepenin diğer yamacına bakan tarafa düşmüştü. Sağ üst Işılay ve ben, bildiğim kadarıyla babası hala yaşıyor. Sol altta ben, Cobra ile :) Düşen bunlardan değildi. Düşenler UH bilmem ne denilen, Vietnam Savaşı’nda kullandıktan sonra kanepeyi arka bahçeye atar gibi helikopterleri bize sattığı rivayet edilen Amerika’dan alınanlardı, her sene bir tane düşerdi. Sağ alt “asker abi” kankalarımızla karlı bir gün anısı, revirdeki askerlerdi bunlar. En sağdaki kısa saç benim, solumda Işılay var, onun yanında Elçin. Onda benden çok tanıklık vardır, sonra Dinar’a tayinleri çıkmıştı. Bir de büyük Dinar depremini yaşadı. Babası emekli oldu, Sakarya’ya yerleştiler, Marmara Depremi yaşandı…Vay anasını.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s