park sahibi bakkal, memleket ve umut üçgeni

Haftasonu bir kez daha Bro’yla yani bir köpekle beraber yaşamaya karar vermiş olmam konusunda kendimi kutladım :) Ağustos’ta 3 sene olacak.

Hiç kolay değil hiç, hayatını baştan sona değiştirmek ve sonrasında da ona göre ayarlamak demek. Bu, ikinizden biri ölene kadar hiç bitmeyecek bir durum. Hele ki yalnız yaşıyorsan, özellikle uyarayım, gaza gelme, sakın romantikleşme, bütün yük sende olacak. Romantik kısım durumun genelini kurtarmaz yani.

Neyse, Bro sayesinde ‘ayrı bir güzel’ bir park sabahı geçirdim yine. Eve dönerken de aklımdan bunlar geçti, “iyi ki almışım piçi, şikayete gerek yok, çoğu zaman hayatıma renk katıyor” dedim.

Ayaküstü güzel muhabbetleri çok severim ben. İnsanları merak ederim, onlarla konuşmayı, hikayelerini dinlemeyi falan. Geçen hafta mesela yine parkta bir ahçı arkadaşla tanışmıştım. 21 yaşında genç ve kafası çalışan bir insandı, bir saat falan konuşmuşuzdur onunla, çoğunlukla benim sorduğum sorular sonucu o anlatmıştır.

“N’apıyon ya?” diyor musun? “Niye merak ediyorsun ki? Sıkılmıyor musun?” Yok ya bence süper, her insan ayrı bir hikaye :)

Hayatımdaki bu ayaküstü küçük muhabbetler Bro sayesinde çok arttı çünkü Bro’yla birlikte hayatıma bir “park” olayı girdi. Öncesinde benim için yeşil alanlar uzanıp bira ya da kahve içmek için kendi arkadaşlarımla gittiğim yerlerdi. Kendi içine sosyalleşme diyelim :) Bro’dan sonra bu tür alanlarda “köpek komünitesi” denilebilecek yapılar olduğunu gördüm ve yavaş yavaş bir parçası oldum.

Köpeğin olduğu sürece veya köpeksever olduğun sürece bu komüniteye giriş serbest. Bu da şu anlama geliyor aslında, orada toplumun her kesiminden, her türlü insan var. Köpek sahibi olmaya engel bir şey yok çünkü. Belki bir engel ‘ekonomik düzey’ olabilir, sonuçta masrafsız bir iş değil. Ama sevgi bunun ötesine geçtiğinde o kısımla ilgili çözümler bulmak da gayet mümkün.

Bu arada komüniteyi sadece parkta bahçede var olan bir grup gibi değil, adeta bir mason, bir sivil toplum kuruluşu hatta ülkü gibi düşünün. Bizi toplumda sesli ya da sessiz birleştiren bir güç… Mesela benim ceo ile ‘muhabbetim’ var, çünkü onun da 2 tane pug’ı var. Gerçekçi ve açık sözlü olayım, sıradan bir “Asimo”yum :) Köpek sahibi olmam dışında beni ceo ile ‘denk getirebilecek’ pek bir şey yok. Öğle sonrası asayiş gezilerinde ‘üst düzey’ dışında kimsenin yanına uğrayıp ‘sohbet’ etmez ama bana uğrayabilir çünkü köpeklerinin son fotoğraflarını gösterecektir. Köpek hayatınızdaki bir takım hiyerarşileri kaldırır :) – Ahanda bugün de tam bu oldu yine;) Dolanırken bana uğrayıp ayaküstü ama uzunca son edindiği pug’ın ne kadar “anasının gözü” bir karekter çıktığından bahsetti-

Levent Erden bunu futbol için söyler, “futbol muhabbeti insanlar arasındaki seviyeleri kaldıran, onları birleştiren muhabbetlerdendir” diye. Benzer konulara “konuşma akçesi” adını verir. Şu arkadaş detaylı açıklamış.

Neyse, Bro sağolsun, yazının asıl konusuna sayesinde geliyorum. Haftasonundaki o park gezimizden ayrı bir zevk aldım ve içeriğini paylaşmaya değer buldum, aralara bir takım bir şeyler sıkıştırarak şimdi patlatıyorum. Merak edenler devam etsin.

Park dediğim evimin yakınında, iki sokak arkasındaki bir alan. Aslında belediyelerin insanlar için koyduğu spor aletlerinin olduğu bir köşe. Aletler zaten klasik kırık dökük. Mahallenin köpek komünitesi de bu alanı işgal etmiş, kimse sesini çıkaramıyor. Çok da iyi olmuş çünkü asıl parka, yani yeşil, ağaçlı ve park şeklinde düzenlenmiş olana köpek girmesi yasak veee parkın anahtarı bakkalda duruyor :) Siz daha önce böyle bir şey duydunuz mu? Hikayesine geleceğim.

Ahmet Bey’le parkın hikayesinden “kapital”e, kapitalden topluma, toplumdan bugünkü halimize, bugünkü halimizden 1923’e gittiğimiz ve o tarihten başlayarak bir kez de lineer ilerleyip günümüze geldiğimiz sohbet, park hikayemizin ikinci kısmı. İlk kısmını kısaca geçeceğim. İlk kısmı da anlatmak istiyorum çünkü bir takım çıkarımlara vardım.

Rita yetişkin bir dişi Alman Çoban Köpeği. Hep karşılaşırız, hep tasmalıdır, sahibini çekiştirir, sahibi asılır, Rita’nın tipi bıraksalar Bro’yu parçalayacak gibidir. O gün, Rita parkta tasmasız bir şekilde, genç Sherpei-Kangal kırması Köri’yle takılıyor. Ben Bro’nun tasmasını açtım, Rita daha Bro’yu koklayamadan sahibinden azarı işitti. Haydaa, ben bile anlamadım ki hayvan nasıl anlasın neden azarlandığını? Yarım saat falan sahibiyle muhabbet ettik, durum şu; Rita saldırgan bir köpek değil, biraz yapısı ve tarzı sert. Bu da muhtemelen doğru sosyalleşmediği için. Bunun üstüne bir de sahibi yanlış koşullandırdığı için hem köpekler hem insanlar için tehdit haline gelmiş. Akıllı bir köpek, takınca takıyormuş. Taktığı insanlar da varmış mesela, tasmasızken gördüğünde hemen atlıyormuş üstlerine, sahibi de artık ne yapsın, bir sürü insanla kavga ediyormuş. Gözünüzde canlandırın, üzerine bir kurt köpeği atlamış, siz de sahibinden azar işitiyorsunuz :)

Burada durum benim için net, doğru sosyalleşmemiş bir insanın köpeğini de doğru sosyalleştirmesi zor olabiliyor. Eğitim her ikisi için de şart. Eğitim, bir arada olabilmeyi kolaylaştıran bir araç. Bunu birini ya da bir şeyleri aşağılamak için söylemiyorum. Bro’nun da yok mu sanki asosyal davranışları, var tabi ki de, hem de çok net benden kaynaklanıyorlar. Ben elimden geldiğince gözlemleyip nedenlerini anlamaya çalışıyorum, nedeni bulduğumda nasıl çözeceğimi “eğitilmiş” olduğum için biliyorum. Evet evet, Bro 5 aylıkken Bro ile birlikte eğitildim ;)

Bu kısımdan bahsetmek özellikle istedim çünkü ikinci kısımla da bence ciddi bağlantıları var.

Şimdiii, “has parkın” altın anahtarını elinde tutan bakkala ve bakkalın hikayesine geleyim. Buyur, iyice anlaşılsın diye bahsettiğim “park”ları göstereyim.

Arkadaki bol ağaçlı alan park, bakkalın parkı. Bakkal ağaçların hemen arkasındaki köşede, parkla karşılıklı. Önde zeminin renginden ayırt edebileceğiniz, üstünde sarı aletler olan “kurtarılmış bölge” köpek parkı.

Bakkalın parkı çok afilli değil mi? Şehrin göbeğinde, hem de Avrupa Yakası’nda böyle kaç tane doğal yeşillik kaldı acaba?

Şimdi, afedersin, “who the fuck is this bakkal?” o zaman, değil mi?

IMG_1303

Parkların özel mülkiyet olmadığını biliyorsun elbet. Peki sence nasıl bu park özelmiş gibi dışarıdan girişi engelleyecek şekilde çevrelenmiş ve anahtarı bir bakkala verilmiş olabilir? Bu mahalleye 1,5 sene önce taşındım, park hikayesini de yeni taşındığım dönemde öğrendim ama hiçbir mahalleli ile bu tuhaf durumu konuşma fırsatım olmamıştı. Ahmet Bey sayesinde en azından bakkalın olayını öğrenmiş oldum, bu yazıyı yazdıktan sonra “nasıl?” sorusunu bir de belediyeye sorup bunu da öğrenmeye çalışacağım.

Ahmet Bey şöyle anlattı; “bir gün Ballı’yla parka girdim, bakkal geldi; “abi bunu sokma buraya, sonra köpek var diye insanlar gelmiyor, ekmeğimden oluyorum” dedi. Ben de ondan sonra dikkat ettim, adam hakikaten orada kendine özel bir ekonomi yaratmış. Gelen giden çoluk çocuğa ve kendine sürekli bir şeyler alıyor. Bakkalın bir de ‘geçerli nedeni’ var; parkı kilitlemeyince akşam uyuşturucu alıyorlarmış, içki içiyorlarmış, sıkıntı oluyormuş”.

Tanıdık geldi mi bakkalın argümanı :) Karşı çıkınca seni uyuşturucu madde kullanımını destekleyen insan durumuna düşürebiliyor. Hadi canım…Vallaha ben böyle bakkalın karşısında zaten kullanımı çatır çatır savunurum da, polis nerede pardon? Onu sağlamak onun işi değil mi? Bakkal kim yahu?

Neyse, biz Ahmet Bey’le duruma “kapital” dedik ve güldük. Benzer bir “al gülüm ver gülüm” ekonomisinin cami cemaatlerinde de olduğunu konuştuk. Bunu tespit etmişken, zaten bu amaca hizmet etsin diye kurulmuş olduğuna bağladık. Cami diyince konu ezan oldu tabi çünkü köpekler ezana havlıyor :) Haydi bakalım. Ben bir arkadaşımın bebeğini uyandırdığı için ezanın desibeli konusunda Diyanet’ten bilgi almak için attığı maile gelen cevaptan bahsettim, güldük yine. Buradan toplumun ne kadar kırılmış olduğuna geldik, katman katman, grup grup, cemaat cemaat bölündüğüne…Bir gece önce, yıllar sonra 10.Yıl Marşı’nın tam sözlerine baktığımı söyleyip şu mısrayı -tam hatırlayamadığım için- anlatmaya çalıştım;

“Örnektir milletlere açtığımız yeni iz;
İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz;”

“Kimi kandırmışız?” diye sordum. Sessizce ‘kendimizi’ demiş olduk. 1923 Meclisi’nin 1924 Meclisi’nden ne kadar farklı olduğundan bahsetti bana, eve gelince baktım, istediğim detayda bir kaynak bulamadım. Bildiğin varsa sen gönder bana…

Bir şeylere niyetlenmişiz, iyi güzel şeylermiş bunlar ama pek becerememişiz, daha yola çıktığımız anda kırılıp dökülmüşüz. Ulan kendimize bile yalan söylemişiz. Bence ötesi yok.

Park muhabbetimiz umut-umutsuzluk üçgeni şeklinde bir tabloya dönüşüp son buldu.

Ahmet Bey ve ben karşılıklı Modern Türkiye’den günümüze gelmişken park ahalisinden bir amca katıldı aramıza. Gördüğüm ama tanımadığım bir köpek sahibi.

Ahmet Bey umutlu, kısaca ve aşağı yukarı şunları diyor; “çok gördük, acılar yaşadık, aynı hataları tekrarladık ama yine yaparız, çıkarız içinden, karşısında durmaya, engellemeye çalışmaya devam”…

Ben geçen kış başıma gelen olayı anlatıp “yok” diyorum, ben artık pek karşı duramıyorum. Gezi’de küçük boyutlu bir insan olmanın toplumsal olaylarda beni düşürebileceği dezavantajlı durumları bizzat test edip bir posta tırsaklık almıştım zaten üstüme. Geçen kış da resmen çenemi tutamadığım için gereksiz yere bir Akrep gezisine katılacaktım neredeyse. Akrep denilen araçları bildiniz, küçük zırhlı araçlar. Bunlardan birine, devletin Diyarbakır’da insanların başlarına evlerini yıkması dolayısıyla tetiklenen gösteriler sırasında bizim mahallede daracık bir “caddede” denk geldim. İş sonrası saat 7-8 gibi, ben Bro’yu her zamanki güzergahta yürütüyorum. Tek aracın sığdığı bu tek yön caddede bu derece “savaşlı” bir araç görünce şaşırdım, içimden “yuh amk buraya bile girdiniz mi?” dedim. Elbet içimden dedim ama söylenerek dediğim için özellikle küfür kısmında dudaklarım oynadı ve nasıl becerdiyse o telli camdan aracı kullanan polis beni gördü. 5-10 saniye içinde şöyle bir olay gelişti, arka kapı açıldı, biri tek ayağını indirdi, döndü şoföre bişiler sordu, döndü bana baktı derken esnaf bir şeyler söyledi, bu sırada ben hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ettim. Hayatım bir film şeridi gibi geçtiyse gözümün önünden, o an geçmiştir. Nasıl tırstım, anlatamam. Biliyorsunuz değil mi, akrebin içine girmek var bu memlekette, gerisi “yok” ile senin ‘yeni hayatınla’ aranda olacak bir takım berbat durumlar. İşte o günden sonra resmen direnmeyi bıraktım ben. Mahallem, evimin çevresi kendimi güvende hissettiğim yerlerdi, bu güven o olayla birlikte yıkıldı gitti. Benim umutlarım da…

Ben bunu anlatınca Ahmet Bey sitemini de eksik etmeden bir tur daha umut saçtı etrafa. “Ben Hrant’ın yıldönümünde yürüyorum, bu – aramıza sonradan katılan amcayı kastederek – kenardan bizi izliyor. Asıl senin yürümen, önce senin yürümen lazım” diyor. Böylece ben amcanın azınlık, muhtemelen Ermeni olduğunu anlıyorum.

“Yok, yok, siz bizim yerimize de yürüyün” diyor amca. İfadesi o kadar net o kadar bıkmış ki aklıma hemen Hayko Bağdat’ın Salyangoz’u geliyor. Bağdat o kitapta memleketteki azınlıkların, özellikle Ermenilerin nasıl bir topluluk psikolojisi ve deneyimi ile bu derece “vazgeçmiş” olduklarını çok güzel aktarıyor.

Amcayı, Hayko Bağdat sayesinde çok iyi anlayabildiğimi söylerken bahsettiğim umut-umutsuzluk üçgenini fark ediyorum. Ahmet Bey ve “ahparig” amca aynı kuşaktan, aşağı yukarı 55-60 doğumlu insanlar. Çocukken 68’e tanık olup, 80 darbesi gibi acayip bir şeyi yaşamış, 2002 sonrası dönüşüme bunun gibi bir hafıza ile tanık olmuş insanlar. Ben 84 doğumluyum, darbe döneminden örnekler verilerek siyasetten uzak durması öğütlenerek büyütülmüş, Gezi’de “3-5 ağaç için” sokağa fırlamış bir tipim.

Umut ve umutsuzluğumuz memleketin özeti. Ahmet Bey umut dolu oluşunda ahparig amcanın umutsuzluğunda olduğu kadar haklı. Adam görmüş geçirmiş, anlamsız bir döngü içinde batışlara da çıkışlara da tanık olmuş. Beyler haklı gerçekten. Ben bu üçgende tuhaf bir çağa tanıklık eden bir yeniyetme olarak duruyorum. Ben tırssam ne olur? Tırsmayan onbinlerce insana tanıklık etmişim aslında. O kadar da ağlanacak bir halimiz yok belki de işin aslında, belki biraz öğrenilmiş çaresizlik sendromunda kaybolmak var ;)

Yıldönümüne denk geldi, Gezi’ye selam olsun madem :)

Belediye’den cevap geldi. Aşağıda görebilirsiniz. Henüz numarayı arayıp “parkı 1 hafta ben de alabilir miyim?” diye soramadım. Köpeklerin neden giremediğini? Parkı neden bir görevli değil de bakkalın açıp kapattığını? Uyuşturucu madde kullanımı konusunda polisten neden destek alamadıklarını da soracağım.

Sana da anlatırım….

Screen Shot 2016-06-03 at 08.34.15

Screen Shot 2016-06-03 at 08.34.37

 

Reklamlar

park sahibi bakkal, memleket ve umut üçgeni” üzerine 2 yorum

  1. Birinci meclise dair kaynak söylüyorum efendim:
    Rıdvan Akın: TBMM Devleti (İletişim Yayınları)
    Ahmet Demirel: Birinci Mecliste Muhalefet (İletişim Yayınları)

    İyi okumalar :)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s