bize ait bir oda…

“Vay canına, bu renk çiçek olduğunu bilmiyordum” diye geçiriyorum içimden. Tanıdık bir odadayım, iki tane de adam var, onlar da çok tanıdık ama bir o kadar da yabancılar. Gözüm ısırıyor bir yerlerden, ikisinin de maşallahı varmış, türlerinin güzel örnekleri olduklarını belirtmek lazım. Ama çıkaramıyorum ve garip bir yabancılık duygusu da çekmiyor değilim açıkçası.

“Gel” dedi geldim. Şimdi O da gelir.

Geliyor. Ne geliş. Olayın ciddi olduğu belli, tipinden anlarım, burada bir mevzu var.

Koltuklara dağınık oturmuş ve birbirini tanımıyormuş görünen güzelliklere dönüp “konuşacağız” diyor ve çiçeklere dönüyor. Ben ortamdaki hayalet gibiyim, sessizce bir köşeye geçip yerleşirken bile hiçbiri dönüp bakmıyor bana.

Çok sinirli, her halinden belli. Ama sakin görünebiliyor. Çiçeklere bakıyor ve sakin görünüyor. Pembe çiçek sulama sürahisini alıyor eline, çiçekleri suluyor. Odada kimse yokmuş gibi davranıyor.

Adamlara bakıyorum. İkisinin de yeşil gözlü olması bir tesadüf mü? İkisinin de güzel olması? İkisinin de çok sakin durması? Bunlar bana bir ipucu vermeli mi diye düşünüyorum. İkisi de çok güzel, ikisinin de adını bilmiyorum. Ben bunları “çok yeşil” ve “az yeşil” olarak ayırırım. Herhangi birini öne çıkarmak için değil, yeşilin azı çoğu olmaz, hepsi candır, bitkidir, doğadır. Birbirlerinden ayırmak için. Çünkü ayrılmaya başlıyorlar.

Çiçekleri sulamayı bitirip bize döndüğünde hepimizin gözleri O’nun üzerinde. Anlamaya çalışıyoruz. Ben şimdi fark ediyorum, sadece sinirli değil, üzgün de görünüyor. Görüntüsünün gerçekliğinden bahsetmiyorum, üzüntünün görülebilir olmasını anlatıyorum.

Çok yeşil olana dönüyor. Bir şey söyleyecek gibi, vazgeçiyor, bir anlık duraklamadan sonra az yeşile dönüyor. Duruyor. O durdukça ben daha çok geriliyorum. Hafif bir nefes sesi duyuyoruz, başlayacağı anlamına geliyor.

“Kızgınım. Çok kızgınım. İkinize de kızgınım, söyleyeceklerim var, şu koltuğa oturun lütfen, tanıdığınız, bildiğiniz koltuk, oturun da anlatırken karşımda görebileyim sizi” diyor.

Öğretmene bağlamasına da şaşırır gibi olmak üzereyken birden fark ediyorum, her şeye bağlayabilir. O, bu akşam bu odada her şeye bağlayabilir bir potansiyele sahip, duygu ve pek çok başka bir şeyler daha yüklü bir halde karşımızda duruyor.

Yeşiller ilk defa birbirlerine bakıyorlar. İlk karşılaşmaymış gibi, birbirlerini Dünya’da ilk kez görüyormuş gibi. Önce çok yeşil olan kaçırıp gözlerini koltuğa bakıyor. Halinde, tipinde üzüntü var. Az yeşil olan duruyor, durgun diyebileceğimiz bir hali var ama aslında bezginlik, bıkkınlık, vazgeçmişlik saklıyor içinde.

Dediğini yapıyor, ikisi de koltuğa geçip yan yana oturuyorlar.

Çok yeşile dönüyor önce. “Pardon, dokundum mu?” diyor. Ben ‘böyle mi devam edecek?’ diye düşünmeye başlıyorum. İş içinde iş var. O’nun bu kadar kesik konuşmasına alışık değilim. Başlayınca su gibi akışını bilirim.

Çok yeşil cevap vermiyor. Tüm soruların retorik olacağı konusunda anlaşmış gibiyiz. Herkes susacak, O konuşacak. İnşallah…

Boğazını temizliyor. ‘Konuşacak, buna sevindim resmen’ diye düşünürken başlıyor. Beklediğimden de dolu, beklediğimden de kızgın başlıyor. Çok yeşil olana konuşmaya devam ediyor.

“Bana dokunmayan yılan” düsturu ile yaşıyorsun ya, lafı hemen kendime çevirdiğim için kusura bakma ama sormam lazım, ben şimdi 1000 yıl yaşayamayacak mıyım?” diyor. Soruyor ama cevap beklemiyor.

“Sana diyorum, güzel yaratık, evet senden bahsediyorum. Her haliyle “bana dokunmasınlar” diyen senden bahsediyorum. Seçme şansın var mı zannediyorsun? Durduğun yere bir bakmak ister misin? Ne olur bir çevrene bak, nerede durduğuna bak. Gördün mü nasıl kalabalık olduğunu? Bak, çevrendekiler hep sana bakıyorlar. Neden bakıyorlar zannediyorsun? Bence çoktan anladın da kabul edemiyorsun, o yüzden kendince bir pozisyon alma şansın var zannedip “dokunmayın ve 1000 yaşayın” diye pankart açıyorsun. Açıkçası kimse kaşın gözün için çevrende toplanmış değil. Ha, onlar ayrı güzel ama bu, bir tesadüften öteye geçmez ki, kaşın gözün için değil, çağırdığın ama şimdi de hiç yoklarmış gibi davrandığın için sana bakıyorlar” diyor.

“Peki ya sen içine dönük güzel. Ya sen?

Kusura bakmazsın değil mi? Ha, nezaketimden soruyorum, evet. Çünkü şunu çok iyi biliyorum. Ben kusur işlerim. Sen kusura bakıyor olursun. Kafanda kusura takıyor olursun. Ama bana söylemezsin hiçbirini. Koskoca ilişkiyi kafanda yaşayıp bitirmişsin, ben sana ne söyleyeyim ki. Sahi, hiç anlamı var mı acaba benim ya da bir başkasının söylediklerinin? Ulan madem tek başına yaşayacaktın, beni niye çağırdın?”

Nefes alıyor. Derin nefesler alıyor. Adamlara bakmak istiyorum. Tuhaf bir şey oluyor, kafamı çevirip bakamıyorum. İçimden bir şey beni durduruyor, resmen “bakma” diyor. O’nun kızgınlığı ortama o kadar hakim ki dikkafalılık yapmamaya karar verip içimdeki sesi dinliyorum. Ne az yeşile ne çok yeşile bakıyorum. Oysa nasıl merak ediyorum, tüm bunları işittikten sonra ne düşündüklerini, nasıl göründüklerini cidden merak ediyorum.

“Sakın kusura bakmayın, zahmet olmasın. Sıkıntı yok, özürlük bir durum varsa onu da dilerim. Ne garip, onu yaptığımda bile dilek boyutunda kalıyormuş, şimdi fark ettim. Ben özrü dileyeceğim, yani bir affedilme umduğumu dile getireceğim, sonrası yine sizin kabulünüze kalacak, Hay Allah. Bu sıkıntı işte. Çünkü benim sıkıntım da sizden bir cevap alamamak.” diyor.

Konuştukça açılıyor. Hala bakamıyorum adamlara. Ama hiç ses çıkarmamalarına şaşırıyorum. Ejderha gibi ateşler saçıyor ağzından, sanki kimse yanmıyormuş gibi tek bir ses bile gelmiyor karşıdan. ‘Keramet koltukta mı acaba’ diye merak etmiyor değilim.

“Ne o? Yine cevap yok, değil mi? Siz ne zaman bana cevap verdiniz de şimdi vereceksiniz ama di mi? Sadece çağırınca gelmeyi biliyorsunuz. ‘Gel gir hayatıma’ deyince geliyorsunuz. Gelmesini iyi biliyorsunuz da, edebinizle gitmeyi bilmiyorsunuz siz. Şımartmışlar sizi herhalde biraz, gitme hakkının sonsuzluğuna ermiş sanmışsınız kendinizi. Yoksa, biraz daha değişiği mi oldu size? Hiçbir açıklama yapmadan, elle tutulur bir şey söylemeden bırakıp bırakıp gittiler mi sizi? Siz de bunun yapılabilir bir şey olduğuna vardınız, bolca yapıyorsunuz? Bilmem. Hangisi acaba?

Hani meşhur bir top var ya, o hikayenin başarısız oyuncuları gibisiniz. Bir top, 20 adam olayından bahsediyorum. İşte ben o hikayedeki topum. Peşimden koşuluyor, amaç gol atmak. Siz en önde koşuyorsunuz sanki o golü atacak gibi ama ne oluyor? Atamıyorsunuz beyler, siz o golü atamıyorsunuz. Üstüne bir de öyle şımarıksınız ki ne takım arkadaşlarınıza ne hocanıza neden pozisyonu harcadığınıza dair açıklama yapıyorsunuz. Pozisyona koşup topu uzaya atıyorsunuz. Nedir beyler? Sorarlar adama “Sabri misin?” diye.

Golü atamayacaksanız topa çıkmayacaksınız” diyor.

Gülmeye başlıyorum. Göz göze geliyoruz. Odaya girdiğinden beri ilk defa benim gözlerimin içine bakıyor. Hala kızgın, bozmuyor duruşunu ama ben gözlerinin içinin güldüğünü görebiliyorum. O kızgınlığının arkasında, kırgınlığının geçeceği bir zamanda kahkahalar var. Şimdi çıkamıyor olmalarının tek sebebi, kırgınlığının sürüyor olması. O geçtiğinde, “Sabri” diyip beraber güleceğiz, sesli sesli.

“Sikiniz taşağınız var diye mi kendinizi bir takım açıklamalardan muaf görüyorsunuz bilemiyorum beyler. Bende de sizde olmayan bir şey olduğu için bana geldiğinizi hatırlatmamak benim nezaketim olabilirdi. Ama olamıyor, çünkü size kendi organlarınızın ismiyle bolca söylenmek istiyorum. İnadına söylenmek istiyorum. Sizin bu başına buyruk özgüveninizin çokça toplumdan geldiğini biliyorum. Size duygularını belli etmemek öğretiliyor beyler, bize de aslında susmak, konuşmamak. Ama nasıl oluyorsa işte, biz kadınlara söylenenler pek işlemiyor ve soran soruşturan tipler oluyoruz. Siz “dırdır” diyorsunuz, ya da “kafa sikmek”. İşte orada durun beyler ya da tam gelin burada durun, çünkü size aletlerinizi geri veriyorum, buyrun alın.”

Dönüp yeşil adamlara bakıyorum. Duruyorlar. İçimden “saygı duymak lazım belki de, bu kadar durabilmek de oldukça başarılı bir iş” diye geçiriyorum. Gülüyorum. Yine göz göze geliyoruz, yine görüyorum gözlerinin içindeki gülümseyişi.

Odadan beraber çıkıyoruz. Döndüğümüzde gitmiş olacaklarını bilerek. Beraber döneceğimizi bilerek, çünkü o oda bize ait.

 

Virgina Wolf’a selam olsun ;)

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s