deniz, tuzlu su, iyidir diyorum…

ben 1 kere aşık oldum. aman allahım. ne aşktı. gereğini geçer, gereğinden fazlasını yapardım.

en çok gerekeni bırakmak zorunda kaldım. gitti… şematik bir aşk hikayesi. film olabilir.

“olmadı” diyorum. açıkçası pek de düşünmüyorum, neredeyse hiç düşünmüyorum. sildirdim çünkü. tabi ki.

deli misiniz, yoksa yarım kalmış büyük bir aşka dönüp baktığında “he” denip geçilebilir mi sanıyorsunuz? size, “o zaman aşık olmamışsınız” klişesi yapmayacağım.

neyse… sildirdim.

var, var, siliyorlar, lazımsa gelin anlatayım. öyle çat diye silemiyorsun ama, uğraşıyorsun bayağa. silmek dediğime de bakmayın zaten, yanıltmasın sizi. iş ciddi, anlatayım.

o, içinde kaybolduğunuz aşka bir başınıza salıyorlar sizi. gezip, dönüp duruyorsunuz oralarda. aylarca sürebiliyor. yeterince gezdikten sonra hissizleşiyorsunuz. bitiyor.

biliyorum, ‘eternal sunshine of the spotless mind’ gibi geliyor kulağa. değil. kafanıza bir şeyler bağlayıp sizi uyutmuyorlar. 

uyutulmayı tercih edebilirsiniz. kolay değil. hiç kolay değil.

bir başınıza gezindikçe çözüyorsunuz bir şeyleri. aslında o aşkta da bir başınıza olmuş olduğunuzu anlıyorsunuz. karşınızdakinden ne kadar beslenirseniz beslenin, kendi yiyip yuttuğunuz kadarını alabildiğinizi görüyorsunuz. ‘elinize sağlık, güzel aşk yapmışsınız’ diye uğurlanabilirsiniz. yok hayır. öyle olmuyor.

üzücü ve zor bir süreç. sonrası kolay ama. dönüp baktığınızda ağladığınız şeylere gülebilmeye başlıyorsunuz. onu hatırladığınızda kalbiniz, kıçınız, başınız acımıyor. o yarım kalmış aşk sanki kendi içinde bir şekilde tamamlanıp bitmiş oluyor.

bir seneyi geçmiş. gideli…

şimdi düşündüm, benim, zihnimi ve bedenimi o aşktan temizlemiş olmamdan bu yana da yarım sene geçmiş.

aşağı yukarı şöyle olmuştu…

o, gitti. ben, altı ay süründüm. iyice dibi gördüğümde çıkamayacağımı anladım, yardım eline uzandım. el beni önce çekti, sonra o aşkın içine geri gönderdi. o aşkın en zor anlarında gezmemi sağladı. resmen “acı yok Rocky” dedi.

ve Rocky şampiyon oldu.

anlatması kolay, yapması zor işlerden. yani ‘siz o merdivenleri bir de Rocky’ye sorun’ durumu var.

 

geçenlerde birden aklıma düştü. ‘hayırdır’ demelik bir durum… uyanık halimde, ayık ayık geldi. demek ki ben çağırdım. ben ki aylardır çağırmamışım…

hayret. çok hayret. çünkü sildirmek dediğim şöyle bir şey. aslolan hissizleşmek. aşk diye dokuduğun şeyi söküyorsun. ve baştan örüyorsun. o artık bambaşka bir şey oluyor. belki de küçük gelmeye başlıyor. çocukluk kazağını hatırlar gibi hatırlıyorsun. geçmişte çok sevdiğin ama artık giyemeyeceğin bir şey olarak…hani belli belirsiz selamlaştığın insanlarla bazen bir süre sonra kendiliğinden karşılıklı selamlaşmayı kesersin. öyle bir şey oluyor.

o yüzden garip geldi zihnimde birden onunla karşılaşmak.

sonra dönüp kendime sordum, neden dolaşıyorsun buralarda?

zeynep?

zeeeyneeep?

alooooooovvvv?

ses yok. duymazlıktan gelme beni. neden geziyorsun oralarda? dedim…

öyle bir çağırmışım ki, sanki o kazağı alıp sarılmışım, kucağımda tutuyor ve konuşuyorum… üzülmüşüm demek ki dedim. bir şeye üzülmüşüm. şimdi olan bir şey geçmişe de dokunduğu için, geçmişle olan bağı üzerinden üzülmeyi seçmişim.

ne gereksiz…

şimdi olan için ‘şimdide’ üzülemez misin? tam da şimdi için üzülmen gerekmez mi? geçmiş geçmiş çünkü.

hiç anlayamadığımız şey… ne kadar uğraşıp bağlarımızı koparmaya çalışsak da hiç yapamadığımız şey. haksız da değiliz bir yandan. geçmişimiz ‘yapmış’ bizi büyük ölçüde. ne olduysa, o olmuşuz. ama kaçmamız gereken bir kısım var, şimdiyi geçmişle yoğurmak. bizimle kalan kısmı zaten kalmış üzerimizde, üstüne bir şey katmaya gerek yok ki…

“üç beş kuruşluk insanlar için…”

öyle bir şeyler. çok kızmıştım. sen kimin kaç kuruşluk olduğunu nereden bileceksin…biliyormuş… yani haklılık payı varmış.

kimin kaç kuruş olduğunu bilemeyiz. bildiğimizi sansak da söyleyemeyiz. aslında bilemeyiz. bildiğimiz, onların kaç kuruş olduğu değil, en fazla bize kaç kuruşluk davrandığı… ben buna geldim. gelene kadar da bayağa bekledim.

doğru gelmiş gibi hissediyorum. aradığım yer buna benzer bir yer. o yüzden kimin kaç kuruş olduğu konusundaki fikrim baki… bilemeyiz. kimseye kaç kuruş olduğunu söyleyemeyiz.

ama bize karşı kaç kuruşluk davranıldığına karar verme tekeli de bizdedir. sonuna kadar elimizde tutabiliriz. çünkü bunu en iyi biz bilebiliriz. zaman zaman yanlış yorumlarız, bazen abartırız, bazen azaltırız, bazen hiç yetmez aldığımız çok verdim deriz, bazen tersi olduğunu hisseder gizli bir gurur duyarız… ama neticede kimseye laf söyletmeyiz, onu en iyi biz biliriz…

bunları düşününce sorduğum sorulara bir karşılık verebildim… alooov, Zeynep ne geziyorsun oralarda?…

kendimce birilerine hakkını teslim ediyordum. halime bak. bana üç beş kuruşluk davranıldığına karar vermişim. tam da onun, o büyük, artık küçük gelen eski kazağın düşündüğü gibi olmuş, gelmiş ilkine hakkını teslim ediyorum. gideyim bari, bir de ikincisine hakkını teslim edeyim, çok lazımmış gibi.

ne münasebetsiz, ne gereksiz işler bunlar…

kendi kendine anlamsız hesaplar.

hiç yakışıyor mu binlerce yıldır adapte olan bir insan evladına? soruyorum kendime; hiç yakışıyor mu onca adaptasyona? var olmak için varsın, varlığından varlık üretmek için. hani senin evrime olan inancın? üremiyorsun zaten zeynep, ne gerek var bunca duygusallık içinde geçmiş ve gelecekle boğuşmaya?

ürerdin belki, vay anasını, ama yürüyemedin. o giderken sen de gidemedin. kalamadın da, bekleyemedin. hiçbir şey yapamadın. çok saçmaydı zaten. savaştın, boğuştun ve bitirdin.

gitti. ve sildin.

hayat devam etti. elbette etti. durmaz ki.

ve nihayetinde öküz öldü. artık kimse öküzü düşünmüyor. alan memnun satan memnun demek ki…

öküz ölecek dediler diye

ki öküzün ölümü doğumundan belli,

ne gerek var dönüp söyleyene hak teslim etmeye…

bunun için duygusal zahmetlere girmeye, üç beş kuruşun hesabına gelmeye…

bırak boşver dedim. bir daha gitme oralara, gezme oralarda…

bunu şimdi söylemek kolay ama değil mi? evrim de neymiş, sen hiç üzüldün mü? gerçekten içten içten üzüle üzüle üzüldün mü hiç?

genlerinin zincirlerini ellerinle tek tek koparasın gelir. zihnin dinler mi seni o kadar üzülmüşken… dönüp bakar mı binlerce yıllık insanlık tarihine, adaptasyona. anca dönüp dönüp acısına bakar, acısını yalar.

acı acı tadı gelir ağzına. acısını atıp acını dindirmek için. hep böyle acılı şeyler… işte o zaman zihnin pek de çekilmez bir münasebetsiz gibidir. olmadık şeylerle gelir yanına.

üzülme dedim.

şimdi sıcak bir rüzgar esiyor. denizin usulca karaya sokulduğu körfeze bakıyorum. bir şey fark ettim. bunca şey söylerken. bunca şey yaşarken yaparken anlatırken düşünürken hiç kendime üzülme dememişim.

boşver. üzülme. gerçekten, üzülme. deniz. tuzlu su, zihne iyi geliyor, yumuşatıyor. hiç acı gelmiyor…

tam bu saatler işte. güneş batmış, deniz, sabahın erken saatlerindeki durgunluğuna dönmüş. tam bu saatlerin sakinliği zihninin aradığı. çoğu zihnin aradı.

bırak. boşver. şimdi olduğu gibi olsun zihnin. sakin.

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s