rüya katsayısı

rüya gördüm. kötü bir rüyaydı. kabus olmayan kötü rüyalardan.

bahçede uyudum gece. akşam saatlerinde karadan denize bir rüzgar çıktı. önce deniz duruldu, dümdüz, sabah sakinliğine büründü. sonra rüzgar ısındı, sıcak sıcak esmeye başladı. ‘salıncakta uyuyacağım’ dedim.

zor oldu. köpeğim de benimle uyur, sığışamadık. başardık ama sonunda. yıldızların altında, sıcak rüzgarda derin bir deniz uykusuna yattık.

derdim nedir ki… atamamışım zihnimden son yılların yaşananlarını. beynimin odalarında tutmaya devam ediyormuşum. bilindik üzüntüler, kırgınlıklar. hiç özel bir durumum yok.

iyiyim ama. üzüntü baki değil. tersine son zamanlarda hep düzlükte gidiyor gibiyim. ovaya çıktı zihnim.

ne oluyor? üzüntüler duruyor aslında. son kullanma tarihleri var galiba. o zamana kadar yaşamaya devam ediyorlar. ama etkileri azalıyor. o tarih gelince tamamen ölüyorlar.

ovadaki zihnim güzel, seviyorum. sakin bir zihin, boğuşmuyor. ovada tutmak için uğraşmaya değiyor.

bu uğraş yüzünden galiba, aslında bir kenarda durduğunu bildiğim üzüntüler, bir olay ya da rüya gibi şeylerle açığa çıktığında etkisi fazla oluyor. dümdüz ovada at koşarken aniden önüne engellerin çıkması gibi. at şaşırıyor, sen şaşırıyor…

uzun uzun gördüm rüyayı. bir senenin bütün öne çıkan kahramanları oradaydı sanki. ben yürüdükçe etrafımdaki duvarlar yok olup mekanlar değişiyordu. ama içten içe hep aynı çatı altında olduğumuzu biliyordum.

hiçbir şey iyi gitmiyordu rüyada. hunharca üzülüyordum. insanlar değişiyordu. farklı insanlarla karşılaşıp farklı şeyler yaşıyor olsam da sanki önce toplu bir üzüntü yükleniyordu omzuma, sonra o insanın üzdüğü kadar bir posta daha geliyordu… hepsi tanıdık üzüntüler.

her etkileşimin minimum bir üzüntü kotası varmış gibi. önce onu yükleneceksin, sonra istersen bir tur daha üzülürsün.

rüyalar ne kadar güçlü olabiliyor… üç buçuk saat geçti üzerinden, anca ovaya çıkabildi zihnim.

ne garip. sabah annem ‘deniz kenarında kahvaltı yapacağız, geliyor musun?’ diyor. uyanmışım ama bir parçam rüyada kalmış. ‘biraz daha uyuyacağım, rüya görüyorum’ diye mırıldanarak uykuya dönüyorum.

bitiremediğim bir işim kalmış gibi. halbuki rüyanın konusu safi üzüntü. içindeyken farkına mı varamıyorum ne kadar gereksiz üzüldüğümün? aynen uyanıkken olduğu gibi…yaşarken de çıkamadığım gibi rüya görürken de koparamıyorum kendimi… ne garip.

şimdi zihnim yine düzlüklerine döndü. rüyadan kalan cümleler çıktı zihnimden, söndüler. karşılaştığım insanları düşündüğümde kızmıyorum. hala anlayamadığım şeyler var. ama bırakmayı öğrenmişim. ovadayken bırakabiliyorum.

yine sakince at koşturuyorum düzlüklerde.

ne garip. bir kez daha. ne garip.

bütün üzüntülerden kurtulabilmek için son kullanma tarihlerini beklemem gerekiyor. o tarih gelmeden garantileyemiyorum önüme engeller çıkarmayacaklarını. engelleri aşmaya çalışırken birazdan düzlükte olacağımı dinletemiyorum kendime.

iki gün önce yazmıştım. karma polisi. karma polisini çağırmıştım. yine birden acımasız bir engebe çıkmıştı karşıma. zihnim engebeyle savaşmak yerine karşılık arayışına dalmıştı da bunu anlamam üç günümü ve kilometrelerimi almıştı.

sonraki yazımda zihnimin gelebildiği sakinliklerden bahsettim. engebelerle canhıraş boğuşmaları bir kenara bırakıp, kendime üzülme diyebildiğimden.

şimdi deniz dalgalı. tam karşımda. dün beklediğim gibi akşama kadar durulmasını bekledim ama bu sefer durulmadı. zihnim ondan bağımsız artık.

öğrendim ya bi kere ovada at koşturmayı, şimdi yapabiliyorum ya, o zaman gurur zamanı. çünkü hala, dediğim gibi, hayat devam ediyor…

hayat tuhaf tuhaf devam ediyor. karma polisini çağırdığım gün, sinirlerim o kadar gergin ki tepeme falan çıktıkları yok, paso içime oynuyorlar. dişlerimi sıkıp sadece eve gitmek istiyorum. çünkü evim bir tapınak. hiçbir şeye tapmadan içinde huzurla durabildiğim bir tapınak…

bir yandan da yardırıyorum bir şeyleri yetiştireyim ve çıkayım diye. canım tam burnumun ucunda… hiç olmaz ya, servisim beni almadan gidiyor o gün. sonra fark edip beni arıyorlar. “seni bıraktık, bulvara kadar indik” diye. bir posta sinir daha. fırlıyorum binadan. eve gidebilmenin ışınlanma hariç en kısa ve en kolay yolu servis, servisten vazgeçmek istemiyorum.

koşarak gitmek istiyorum da yakın da değil aslında. bir de hava öyle sıcak, sokağımız öyle yokuş… derin bir nefes alıp omuzlarımı silkiyorum ve yanımda bir araba duruyor. şaşkın şaşkın binerken benim için ön koltuktaki ıvırzıvırları aceleyle toparlayan bir insan var içeride. yardım etmeye çalışıyorum, “yok, yok, sen dur” diyor. kibar…

havadan sudan konuşuyoruz. aslında köprü yoluna girecekmiş, “dönüp girerim, bazen öyle yapıyorum” diyor. böylece servise kadar bırakıyor beni. “çok kötü bir gün geçirdim, çok sağolun” diyorum. “karmam döndü galiba” diyorum. bana “döndü, döndü, merak etme” diyor.

bu da rüya gibi bir olay. ama gerçek. acımasız İstanbul’un tatil öncesi bir Cuma günü, yabancının biri beni o an gözüme çok büyük görünen bir dertten kurtarıyor. karmamın da dönmüş olduğunu söyleyip beni uğurluyor.

acaba karma polisi kendisi gelemediğinde birilerini mi yolluyor?

acaba kötü rüyalar da birilerinin uyanışına mı sebep oluyor?

üzerimde rüyanın ağırlığıyla bu yazıyı yazıyorum gün boyunca, ağır ağır. önce rüyanın etkisi azalıyor, sonra deniz coşuyor. durulsun diye beklerken mektuplarıma bakıyorum. haberler ve reklamlar arasında tanıdık bir isim. isim tanıdık ama ismi orada görmek şaşırtıcı. bir iki saniyeliğine o da reklam diye düşünüyorum. o kadar yabancılaşmışım ondan mektup alma durumuna…

denize bakıyorum. durulmaya niyeti yok gibi. mektubu açıp okuyorum.

ne garip. bir kez daha.

beni üzdüğü için üzgün olduğunu söylüyor.

denize bakıyorum. durulmaya hiç niyeti yok. ne güzel öğrenmişim ovada gitmeyi…

ona da ‘üzülme’ diyorum. ‘boşver. üzme kendini’. insan bir şey için bir kere üzülmeli. o yetiyor. bak, rüyalar getiriyor, önüne engebeler çıkarıp sana geçmişi hatırlatıyor. etkileşime girip kendini büyütüyor o zaten…

burası öyle güzel ki düz ovada at koşturmak belki de hediyesi. denizi de mi götürsem giderken? o zaman dağları da almak lazım. ağaçları, sincapları, yılanları, yıldızları, rüzgarı.

alamam ki… kıyamam zaten. neyse o zaman. kalsın madem. ben zihnimi olduğu gibi taşımayı deneyeyim bir kez daha…

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s