bu istifamı Newton’a armağan ediyorum…

Övünmek gibi olmasın, ne kolpa laf, biraz övüneceğim…

Ben çok iyi giderim. Hayatımda yaptığım en iyi işlerdendir bu gitme işi. Şimdi de taze taze gidiyorken anlatasım geldi.

1 Ocak 1984’te Mardin’de doğuyorum. İşe bak sen, saçmasapan bir hikaye. Yok canım, dünyaya yeni bir yaşam getirmek gibisi var mı, kendim geldiğim için demiyorum ama onu da demiyorum aslında zaten :)

En baştan başlayayım; bir kere böyle doğum günü olmaz. Olamadı da zaten pek, açıkçası :) İtiraf ediyorum, 1 Ocak denilen şeyi küçükken Yılbaşı zannediyordum. Bence işin içinde annemlerin pratikliği -iki kutlamayı bir arada halledelim- de var, o nedenle uzun süre doğum günümü yılbaşı gecesi zannettim. Sonra akıllanıp, okumayı da sökünce “bir dakikaaa, bunlar ayrı şeyler” diyip uzun bir bocalama dönemi yaşadım. Ha, bocalamasam ne olacaktı? Hiç. Zaten herkes akşamdan kalma…

Ama hikayenin boku bence üniversite çağındayken aslında 1 Ocak’ı 2 Ocak’a bağlayan sabah doğduğumu öğrendiğimde çıkıyor. Bu kadar geç öğrenmiş olmama “insan gerçekten hayret ediyor” ve hikayenin ana kahramanına dönüyorum; doktor!

Doktor, gel buraya… Sen de haklısın amcacığım, -e artık ben 32 olduysam kim bilir sen ne olmuşsundur- elbet 80’lerin Mardin’inde sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmış olabilirsin fakat neden bir insanın doğum gününe karışırsın ki? Çıkmış, “1 Ocak yazdırın, havası olur” demiş. Bu aklı alanlara da saygıyla selam ediyorum :)

Yahu, memleketin Doğu tarafının yarısının nüfus cüzdanında 1 Ocak yazıyor zaten, bunun neresi havalı? Aslında çok muhabbeti geçer de denk gelmemiş olanlara açıklayayım, çocuk bol olup alışkanlık haline gelince, yeni doğan çocuğa cüzdan çıkarma heyecanı kalmıyor haliyle. O nedenle, lazım olana kadar, ki bu çoğu zaman okul çağına gelme ile birlikte oluyor, o cüzdan çıkarılmıyor. Çocuk sayısı fazla olup, cüzdan çıkarma işi de yıllar sonrasına kalınca kimse hatırlamıyor söz konusu cüzdan sahibi sabinin doğum gününü, haliyle. O yüzden, alışkanlık olmuş, gün olarak 1 Ocak yazılıyor.

Daha esnek zihinli nüfus memurlarına ihtiyacımız var, at bir şey at, 365 gün var, at birini yahu… 1 Ocak ne? 

Muhabbeti bilenler, doğum yerim ve zamanımı da bir şekilde öğrendiyse “kaç yaşında kaydettirdi baban seni nüfusa?” diye sorarlar ;) Sıfır yaşımda kaydettirmiş sağolsun da işte, araya doktor girmiş :)

Neyse efendim, galiba olaylar doğumla birlikte başlıyor diyebiliriz. Mardin’de değiliz aslında, ben doğacağım için Devlet Hastanesi’ne gelmişiz, aslında Cizre’de yaşıyoruz. O sene, Cizre’den Ayvalık’a geçiyoruz, ilginçtir; İstanbul’u saymazsak, en uzun yaşadığım yer, bilinçsiz bir halde de olsa… ki İstanbul’daki bilincimi de aşırı sorgulamıyor değilim… Neyse, Ayvalık’tan tekrar Mardin’e, Mardin Ömerli’ye, orası biraz karışıyor, bir ara anneanne, babaanne yanı, Lüleburgaz, bir ara Ömerli, o sırada 6 yaşıma gelmişim artık, hop Konya’ya geçiyoruz, ben okula başlıyorum. 1. sınıf bitiyor, hop, Ankara. Lojman çıkmıyor, Batıkent’e yerleşiyoruz, ilkokul 2 bitiyor, hop lojman çıktı, Anıttepe’ye taşınıyoruz, okul değişiyor, 3’ü bitiriyorum, tayin çıkıyor, Tunceli’ye geçiyoruz, ben bıdık aklımla “yok, burada okuyamam” diyorum, hop Lüleburgaz, 1 sene; ilkokul 5’e geçerken bir kez daha haydin Tunceli. Bu kez bıdık aklım tersten çalışıyor çünkü…

İlkokul bitiyor, İzmir. Those were the days my friend çalabilir burada. Belki de en güzel yıllarım, ergenlik :) Hayatımda ilk defa ikinci senede aynı okula gidiyor olmanın zevkine varıyorum ki tam olmuyor, Bornova Anadolu’da yerleşmiş bir uygulamadır, bir yere kadar her sene sınıflar karıştırılır ki hem çocuklar daha çok kaynaşsın, hem kayırmaca iddiaları olamasın. 3. senemde başıma hem iyi hem kötü bir şey geliyor, yine tayin. Ama bu sefer ucundan sıyırıyoruz, aile içi bir düzen çekiliyor, dedem ve anneannem abim ve benim yanıma geliyor, babam ve annem Batman’a gidiyor. Ortaikiye gittiğim sene. Ergenliğin tatlı bir zamanı, anane-dede goygoylamak kolay, tadını çıkarıyorum. Hesaplar ertesi senenin sonundaki tayinde aileyi buluşturmak üzerine kurulu, böylece biz okul değiştirmemiş olacağız, ben ortaokulu bitireceğim, abim liseyi. Ama hesaplar tutmuyor, bir şeyler bir şeyler ki düşününce tey Allahım, hayat ne garip hop ben Batman’dayım. Bir sene sonra tayin Ankara’ya çıkıyor, liseye başlıyorum. Lise 1 bitiyor, hop tayin.

İşte orada ben de “hop” diyorum artık. “Tamam, yeter, ben gelmiyorum”. Okulun yurduna yerleşip liseyi bitiriyorum.

Üniversiteye şehri kendim seçerek geliyorum. “Hay bin kunduz” mu demeli? “Yok, haksızlık etme, o zamanın şartlarıyla düşün” mü demeli? Sonra da kalıyorum işte. Kendi rekorlarımın tamamını kırdım, 2002’den beri aynı şehirdeyim. Hello İstanbul…

Neyse. Konumuz neydi? Gitmek. Bilmem anlatabildim mi? Baksanıza, hayatımın büyük bir kısmında en çok yaptığım şey gitmek :) Şimdi bunun acı ve tatlı yanlarını konuşaısısasoajf… Hayır tabi ki de, onu da siz düşünün.

Benim diyeceğim şu; inanın yalama oluyor insan ;) Ha, bu gitmek hiç mi koymuyor anlamına geliyor? Hayır. Öyle de olamıyor.

Ama gitmeyi öğreniyor insan. Bir yerden gitmek, zor da gelse, alışacağını, bir süre sonra dönüp arkana bakmayı bırakacağını biliyorsun. O yüzden aslında olayın aslı gitmek değil, neden gidiyor olduğun… Yukarıda saydıklarımın tamamında mecburiyetten “gittim”. O yüzden küçük Arya gibi, kendi içimde tekrarlayıp durduğum bir şey vardı; mecburiyetten sıyrılabildiğim anda ben seçeceğim kalmayı ya da gitmeyi…ben seçeceğim.

Küçük bir Zeynep düşünün, boyutlarım doğduktan sonra pek de değişmemiş, şimdiki halime yakın bir şey düşünebilirsiniz, kendi kendine söz veriyor…  Biraz kızgın ve tepkili. Sonra da sözünde duruyor, aferin…

Henüz İstanbul’dan gitmiyorum. Gitmek istemediğimden değil, gitmek için hazır olmadığımdan. Az kaldığını hissedebiliyorum ama. Gideceğim.

Şimdilik sadece, uzunca bir süredir çalıştığım yerden “gidiyorum”. Bu da biraz küçük bir şehri terk etmek gibi. Sevdiğiniz insanlar orada kalıyor, yapmaya alıştığınız pek çok şeyden vazgeçiyorsunuz… O yüzden insan gerçekten gittiğini hissediyor.

Dün ufak bir veda ritüeli yapınca iyice ayyuka çıktı bu gidiyor olma durumu. Vay anasını dedim. Ritüelime aldığım tepkiler duygulandırdı beni, “gerçekten gidiyorum be” dedim.

İstemeden gidiyor değilim, şimdilik hala sözümde durabiliyor, sadece ben isteyince gidiyorum. Ama gitmek o kadar da düz bir şey değil işte.

Çok iyi bilsen de, tam da o gitme anında, bir şeyleri bırakıyor olmanın ağırlığını üzerinde hissediyorsun. Sırf sevdiklerin için.

Sevmediklerini düşündüğünde ise gülümsüyorsun… Onlar da geride kalıyor…

Zor olan gitmek… çünkü eylemsizlik kanunu

O zaman ben de bu gidişimi, Newton’a armağan ediyorum :)

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s