gitmiyorum ayol…

malum, fırsatı olan yurtdışına gitti ya da gitmeye çalışıyor. türkiye ortalaması için değil kendi hayatımın ortalaması üzerinden konuşacağım. evet, benim çevrem de böyle. en yakın arkadaşım gitti, bu akşam başka bir arkadaşımın vedası var. gittiler, gidiyorlar, gitmeye devam edecekler.

ne zaman mutsuz olsam ya da memlekette gelişen olaylar neon ışıklarla “gelecek çok belirsiz” dese, annem “kızım git” demeye başlıyor. annem yahu, üniversitenin son yılında erasmus için hollanda’ya giderken “ah bu kız kesin kapağı atmanın bir yolunu bulup kalacak, ah nasıl olacak” diye dövünen annem son yıllarda 3 konuşmamızdan 1’inde beni yurtdışına yollamaya çalışıyor.

ben ki gitme konusunda anne baba mesleği deformasyonuna uğrayıp özel yetenekler geliştirmiş bir insanım, bu sefer gitmiyorum ayol… kesinlikle gitmeyeceğim demiyorum, tersine kafamın bir köşesinde beni ve Bro’yu kurtaracak acil durum planları sürekli dönüyor. ama olağanüstü durumlar bu memleketi iyice yaşanmaz hale getirene kadar ben gitmiyorum.

bildiğiniz hür irade. ben bu memleketi seviyorum. ben bu memleketin insanlarını da seviyorum. tek tek sevebildiğim bu insanlardan oluşan toplumsal zihniyeti sevdiğimi söyleyemiyorum. haziran 2015 sandığı dışında sandıktan çıkardıklarını da sevmiyorum, toplumun, kadına, hayvana, azınlığa yaklaşımını da sevmiyorum. ama gündelik hayatta üç beş denyo tesadüf dışında dokunduğum, konuştuğum, bir arada olduğum Türkiye halkını çok seviyorum.

yurtdışına gitme konusu, bir türlü kapanamadığı için benim de bir şekilde gündemimde kalıyor. bugün, bildiğiniz gündelik işler güçler içinde bir şeyler yaşadım ve ufak tefek bu şeylerin, bir süredir “gitmelisin” ya da “gitmek lazım” diyen herkese açıklamaya çalıştığım “neden gitmek istemiyorum, burada ne var?” sorusuna ışık tuttuğunu fark ettim. yazayım bari dedim, annem okur en azından :) hem gün olur gitmek zorunda kalırsam yanaklarımdan yaşlar süzülerek okuyup, ismail yk’dan allah belanı versin patlatmak için de bir materyalim olur. kimin belasını verecek? aklımda biri var ama bakarsın daha da kötüsü gelir, o yüzden şimdilik isim vermiyorum.

bu arada, şunun da gayet farkındayım ki bu konu hakikaten kolay kolay kapanmaz. size umuttan bahsetmiyorum yani. 2002’den beri değil ama benim takibimdeki haliyle 2007-2008’den beri yani 8-9 senedir bir kez bile “memleket bir arpa boyu iyiye gitti be” dediğim olamadı. gezi’de “ohs memleketim insanı ne tatlı” dedim. sonrasını siz de biliyorsunuz. ama ben yine de tekrarlıyorum işte; gitmiyorum, ben bu memlekette yaşamayı seviyorum.

sabah bro’yu dolaşmaya çıkarırken üzerime büyük bir misyon aldım. apple ürünlerinin ünlü kablo sorunlarını biliyorsunuz. artizlik değil, aletler süper, ama kablolar dandik. benim de laptopumunki bozulmuştu ve bir aydan uzun zamandır öylece kullanılmaz şekilde duruyordu. ilk bozulduğunda biraz araştırdım, baktım günahı 250-300 lira, haliyle kendimi akışa yani ertelemeye bıraktım. geçen gün başka bir elektronik alet ihtiyacımı giderirken, zincir marketlerden birindeki satış elemanına dert yanıyordum, ondan “mahallenin en iyi elektrikçisi” tüyosunu almıştım. sabah bro’yu ve aleti aldım evden çıktım.

önce mahalledeki bir elektronikçi-cep telefoncuya sordum. bro’yla her dolaşma ufak bir serüven. ya biri, köpek işiyor ya da sıçıyor diye kızar, – içinde mi tutsun amcacım- ya da zaten bro kimseye bırakmaz, bizzat olay yaratır. bu salak tasmasız yanımda yürüyor. dükkanın kapısını açtım, kediyi gördüm, “ha kediniz varmış” diyerek bro’yu bağlamak üzere arkamı döndüğüm anda kedi bir kaplan gibi fırladı ve o sırada telefon kılıfı askılarının arasından kedinin mamasına ulaşmaya çalışan bro’nun götüne bi sağ bi sol tırmığı indirdi. bro pişkin, bro umursamaz, döndü şöyle bir baktı kediye, mama çabasına devam etti.

gülüşmeler falan. orada yediğimiz dayakla kaldık, kabloya çare bulamadık. klasik haftasonu rotamız üzerinde, ergenekon caddesindeki bir playstation satıcısına daldık. bro turunu attı, “bana yaramaz” dedi dışarı çıktı. ben adama “klasik işte, kablo böyle böyle” diye anlattım, “ben hiçbir şey yapamam buna ama..” diye devam ederek, bizi yine rotamız üzerindeki bir telefon tamircisine gönderdi. “telefon yapıyor, ince işte iyidir, benim gönderdiğimi söyle” dedi. böylece tayyareci fehmi sokak’a geçtik.

hala rotamızdayız ve çarpık şehirleşme karşısındaki doğal seleksiyon yeteneklerimizi konuşturuyoruz. merak eden şuradan bakabilir. oradaki adama gösterdim, “klasik sorun ve yapılmaz” dedi. ben de açıkça sordum, “bu kadar ince iş yapan adam bulamazsın mı diyorsun, hiç uğraşmayayım mı?” kartvizitini çıkarıp bana bir dükkan adı ve isim yazdı; Vedat -buradan sonra yer tarif etmeyeceğim çünkü vedat amcayı pişman etmek istemiyorum :) – “kartı görünce benim gönderdiğimi anlar, ilgilenir” dedi.

olay tam bir devlet dairesi klasiğine döndü dikkat ederseniz, “o işi biz yapmıyoruz, 3.katta bıdıdbdıdı’ya gideceksin” :D ama gönderildiğimiz yerler açısından şansımız hep yaver gitti. vedat amcanın dükkanı da klasik rotamızın dönüş yolu üzerinde, bir pasajın içinde. dükkanı bulup girdik. içeride benim yaşlarımda belki 3-5 yaş küçük bir eleman ve vedat amca var. bro kudurukluk yapıyor, benim elimde paket kahveler, ödül mamaları, bro’yu tasmalamışım ama pasajı sevmemiş beyfendi, gitmeye çalışıyor. tam bir karambol.

neyse, vedat amca baktı, önce “bu olmaz” dedi. ben bu arada depişip duran bro malının tasmasını bıraktım. nasıl olsa çok uzağa gitmez salak… sonra üçümüz arasında şöyle bir muhabbet döndü;

eleman – internetten al

ben – sorma, bakmadığım yer kalmadı, yurtdışından getirsen bile yine aynı fiyata geliyor

eleman – ali baba

ben – kırk haramiler… hepsi beraber yine 300 falan

vedat amca –  sen otur şöyle

ben – içimden ehuehiehiehe yapicek dışımdan ben salak köpeğimi bulayım da geleyim.

çıktım dükkandan, bro bey hemen yan dükkanda. kapının önünde oturan terzi amcayla muhabbet ediyor. köpekle konuşan insan diye bir şey var ya, başını köpek sahipleri çeker. salakça bir şey gibi gelir, sokakta bro’yla konuştuğumda insanların verdiği tepkilerden bunu anlayabiliyorum, ama yok, gerçekten değil. bir köpekle yeterince zaman geçirdiğinizde anlarsınız, bu bir iletişim yolu. ne dediğinizi anlamaz ama ses tonunuzdan ve söyleyiş şeklinizden bir takım sonuçlara varır. e yani biz de konuşan bir türüz, karşımızdaki tür köpek de olsa iletişim için ilk başvurduğumuz aracımız konuşma yeteneğimiz. neyse. terzi amcayla ben de biraz muhabbet ettim ve içim rahat ikisini yalnız bırakıp vedat amcanın dükkana geri döndüm. kenardaki sandalyeye çöktüm.

vedat amca benim kabloyla uğraşıyor, eleman bilgisayara bakıyor ve “of çok gıcık oluyorum, yine giydirmiş fener formalarını” diyor. tırt bir taraftar da olsam fenerbahçeliyim ve eleman öyle çok giydiriyor ki takıma, kendimi tutamayıp sırıtarak “n’oldu, yeğenini mi kandırdılar?” diyorum. hikayeler ve muhabbet buradan başlayıp, ‘kızımı kürde vermem’ kafasından, kıbrıs işgaline, 15 temmuz’dan, menderes’e, özal’ın şortundan 90’larda doğu anadolu’ya, ergenekon hikayelerine, eğitim sistemine, suriye’den gelenlere, cemaate, ve tabi faiz lobisine, hızla dolaşıyor. memleket sağolsun, hızlı muhabbet çevirebilen iki insan yan yana gelmesin… neler neler konuşuyoruz. elemanın kendi tanım ve söylemlerine bakılırsa islamcı olmayanından milliyetçi ve bittabi atatürkçü. ben de bildiğiniz ya da tahmin edeceğiniz gibi bir şeyim.

vedat amca pek konuşmuyor. muhabbete, kendini belli eder şekilde girdiği bir kaç yer var. tanklardan ve savaştan bahsediyoruz. eleman aslında bunlara çok uzak olduğumuzu söylüyor. ben ‘insan bizzat tanık olmadıkça kafasında canlanmıyor’ diyorum. vedat amca işte tam orada lehimine bir ara verip kafasını kaldırıyor ve elemana “beni bilirsin, pek konuşmam, anlatmam” diyerek başlıyor. bize, kıbrıs çıkartmasında komutanlarının taarruza geçeceklerini söylemesi üzerine 50 kişilik bölükte herkesin – “ama herkes” diyor, “türkü, kürdü, ermenisi bile oğlum” diyor- nasıl namaza durduğunu anlatıyor. geriye kalmış 48 kişi… yine kıbrıs meselesini konuştuğumuz başka bir anda, ben “kıbrıslılar sevmiyor ama bizi işte, gelmeseydiniz müdahale etmeseydiniz, iyiydik biz adada diyorlar” diyorum. eleman “bizim paramızı yiyorlar ama biz olmasak sürünecekler” diyor. ben dayanamayıp “e ama abicim, adamlar zaten adada mutlu mesut ve rahat yaşıyormuş, paylaşamadıkları bir şey de yokmuş, yine devletlerin bok yemesi, paylaşılamayan şey ada çünkü” diyorum. vedat amca sitem ediyor, “ben döndükten sonra iki sene tedavi gördüm, kendime gelemedim, e n’oldu şimdi”

muhabbet oradan oraya atlayarak devam ederken vedat amca tamiri bitiriyor. bana neden ilk önce “olmaz bu” dediğini açıklıyor. “bak bunu açıyorum, adamlar öyle bir yapmış ki, içinde bir sürü demir parça var. çok sağlam, çok muntazam, bir şey yerinden oynayınca toparlaması çok zor, deli oluyorum” diyor. açmadan yapmış benimkini, iki tarafından da lehimlemiş, şöyle tutup bantlarsam daha uzun dayanırmış…

“ne kadar borcum vedat amca?” diyorum. “istemez” diyor. yok artık… “vedat amca” diyorum. sen olmasan bu bana 300 liraya mal olacaktı. vedat amca’yı omuzlarımda kaldırmak, hoplatmak falan istiyorum tabi ki de. “şaka mı yapıyorsun, sadece sen yaptın ve uğraştın, olmaz” diyorum. türkün türkle imtihanı… vedat amca ısrarla istemiyor, elini uzatmıyor. “aman, çocuklara verirsin” diyip masaya bırakıyorum.

yani aslında ben memleketin insanından çok muhabbetini seviyorum. mirasını, hikayesini, bu hikayenin hızını, insanların hikayelerle özdeşleşmiş hallerini, gelişmemiş ekonomisinin sağladığı tuhaf avantajlarını seviyorum. bireysel hak ve özgürlüklerime bayılsam da henüz bireyselleşememiş olmamızla gelen samimiyeti, sahiplenmeyi, yardımlaşmayı seviyorum. kuralcılığı bir türlü anlamamış olduğumuz için her işe ve mevzuya bakışımızı esnetebilmemizi seviyorum.

kolayından iki memleket muhabbeti yapıp karşımdaki insanla beş dakikada samimileşebilmeyi seviyorum. seviyorum ne yapayım… o yüzden, ben şimdilik gitmiyorum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s