hayat, yıl dönünce değil sen değiştirince değişiyor…

bir cuma, bir cumartesi.

dün cumaydı, bugün cumartesi. dün çalıştım. dünü çok hatırlamıyorum. günler geçsin diye bakıyorum bu aralar. aslında bir süredir sadece günler geçsin diye bakıyordum. şimdi araftayım. çünkü günler geçsin beklemelerine bir takım üzüntüler eklendi.

dün gece çok zor uyudum. öğlen uyandım. bro’yu gezdirdim, ekmek alıp eve döndüm. Hayko Bağdat’ın yeni kitabını almıştım. anlamlı şeyler anlatıp güldürür, keyfimi yerine getirir. okudum, sigara içtim, kahvaltı yaptım ve uyudum. canımın sıkkınlığını kaldırmak istemedim, hayko bile işe yaramadıysa…

akşam 19:30da uyandım. kafamda bir şarkı. sezen aksu. bir mısra gibi… diyip duruyorum, şarkıyı da biliyorum da anlamıyormuşum ne dediğini. bro’yu çıkardım, hava soğuksa parkta kimse yoktur, her seferinde bir iş uydururum kendime ki beyefendi yürüyüp enerjisini atsın, çişini kakasını yapsın. yedi kilometre yürütsem de enerjisini hiç tamamen bitiremedim, elimden gelene zorluyorum ben de… bankaya gidip para çektik, çilekli rulo pasta aldık, pastaneci amcanın maşayı hunharca kullanıp rulolardan birini parçalayışını izledik. onu bir kenara ayırdı. “bana verebilirsin” deseydim keşke dedim kendi kendime ama ver demedim. kimsenin hunharlığının sonucuna katlanacak halim yok. manav üç gündür kapalı, hiç yapmazlardı, kesin biri öldü. eve döndük.

kahve yapıp bilgisayarın başına oturdum. biliyorum o şarkı ‘sezen aksu söylüyor’ albümünden. pembe kapaklı. google’a sordum. sadece “bir mısra gibi…” yazabiliyorum. istanbul hatırası’ymış. ekşisözlük‘e tıkladım, sözlerine baktım. anlamadım. demek ki ben o şarkıyı hiç anlamamışım. kasedi iyi bilirim ama. sene 89, biz mardin’deyiz. dağ taş giderken “uçurum uçurum” diyor, “bizi anlatıyor herhalde” diyorum, 4-5 yaşlarında bir şeyim, her yer uçurum. fil gibi hafızam vardır, çok kullanışlı ve aynı zamanda tam bir baş belası.

asıl olay bir şeyleri hatırlayıp hatırlamamak değil, nasıl hatırladığın… düşünen insan açmazları bunlar; olay yaşamak değil nasıl yaşadığın… ünsüz bir düşünür bana “çok düşünme hacut, hastalanırsın” demişti. öğütler de mazaretler de göt gibi, hepimizde var… ünlü düşünür bastı gitti, ben hakikaten fazla düşünmüş olmalıyım, ardından hastalandım.

sene geçmiş üzerinden. seneyi bile geçmiş hatta… hastalandım, iyileştim, yine hastalandım. bilim insanları onu söylüyor, hayat bunu söylüyor, ben gün geçtikçe kendimi daha da iyi anlıyorum. üzüntü sadece eski filmlerde verem yapıyor, günümüzde depresyon. ya da tam tersi, depresyon fazla üzüntü yapıyor.

33 geliyor. çok anlamsız ve pek bir anlamlı olabilen sayılar… yaşlar… hayat akıp gidiyor. bir seneyi geçti “evet evet bu kadar üzülmek hastalık artık” diyeli. Kasım ayının ortası gibiydi. tam da o günlerde “biri şu zamanı akıtsın lütfen, biraz da hızlı akıtsın zahmet olmazsa” demeye başlamıştım. yardımcı oldular sağolsunlar. zaman hızla akıp geçti.

anlamak için çalışmaya başladım. kendimi ve olup bitenleri, olup bitenlerden benim ne çıkardığımı, neden öyle ya da böyle hissettiğimi. sıkı ve uzun çalıştım.

bu sırada şehir iyice boşalmıştı. bütün arkadaşlar gitmiş, ünsüz düşünürler şehri terk etmiş. iyi kötü birileri girdi hayatıma, hepsini incik cincik ettim anlamaya çalışacağım diye. ya kötüsü denk geldi ya da hiç kurcalamamak lazımmış… gittikçe yalnızlaştım. yalnızlık son derece işime gelmeye başladı. ne istersen onu alıyor, ne kadar vermek istersen o kadar veriyorsun.

yavaştan da olsa keyfim yerine geldi, derleyip toparladım hayatı. “ha, bu böyle oluyor, öyle olunca üzülüyorum, şu şöyle gelişiyor, ne saçma… o öyle bir şey, seviyorum, yakın durayım” diye diye ilerlemeye başladım. fena da gitmiyordum aslında. daha önce çok yapmadığım bir şeyi yapmaya başladım, tüm kartlarımı açtım. karşıma çıkan insanlara ne hissettirdilerse, ben ne düşünüyorsam söylemeye başladım. ama beklenti hatası alışkanlığımı bir kenara bırakamadım maalesef. “ben yapıyorsam, o da yaparım ya da haklısın dediyse işler yoluna girer” inancımdan vazgeçemedim. öğrendiğin halde her sınavdan 100 alamazsın tabi…

post modern hayat kriterlerini yerine getirip “oo iyi iyi, memnun memnun” sözcüklerini duymayı becerdim. bu, ruhumun bir tarafını beslemeye devam etti. “bana düşen sorumluluklar var ve yerine getiriyorum, çıtayı da düşürmüyorum, aferin bana…”

yalnız, aşağı yukarı 30’umu görmemle birlikte başladığım “isyanım” bir türlü durmadı. eski model bir araba gibi “arıza” çıkarmaya başladım. kızdığımda söylemeye, sevmediğimde uzaklaşmaya, anlatamasam da denemeye, ısrarcı olmaya başladım… arızada ısrar çok yorucuymuş.

elimden geleni yaptım. elimden gelenin hiç de fena olmadığını duya duya, bile bile yaptım. ama yetmedi, bana bir türlü yetmedi. beklentilerimin karşılanmaması karşısında sebat etmek için bir neden bulamamaya başladım. sahi benim kendimden başka kime borcum vardı? ben bu hayata gelirken “savaşmak” için sözleşme mi imzaladım? sahi ben ne için savaşıyordum?

hayatımın nacizane son bir ayı, son paragraftakilerle geçti. çalış, çabala, beklentilerin sana özgü birer değer olarak bir kenarda dursun, neden karşılanmadığını sorguladığında “hayat böyle” cevabını al, kendini hala borçluymuş gibi hisset, daha iyisini yapmaya çalış. daha iyisini yapıp yorul, yorgunluğunun üzüntüye dönüşmesini izle, üzüntülerinin büyümesini izle, dönüp “beceremiyorsun, oysa öğrenmiştin” diye kendine kız…

kapkaranlık bir tünele dönüştü hayat. sonunda ışık göremediğim. gözlerimi kısıp dikkatle bakmama rağmen, tek bir huzme göremediğim. sonra birden bir ışıma oldu beynimde… birden dediğim dünya zamanıyla bir hafta on gün. sorular sormaya başladım. “sahi nerede benim sevdiklerim?” “beraber olduğum insanları sevmeye çabalamak için zamanım var mı?” “değer mi?” “geçer mi?” “her şeyin geçtiğini öğrenmiş olmak sebat etmeye değer demek mi?”

 

“çok çok çok yorgunum” dediğim anda zamanı arkadan iteklesinler diye yardım istedim yine. biraz olsun rahatlattı beni. sonra “destekli sakin” halimle bile sakin kalamadığımı gördüğüm bir an yaşadım. kendime hayret ettim. isyanımın taşacak derecede büyüdüğünü fark ettim. hiç yapmadığım bir şey yapmıştım.

hep “güçlü” olmam gerektiği anlatıldı bana. son yıllarda anlamsız bulduğum bir “güçlü” olmak tanımı üzerinden hep aynı nasihatleri dinledim. geçen seneki patlamamdan sonra onların anladığı şekilde “güçlü” olmak zorunda olmadığımı anladım. kendimi şaşırttığım gün, geçen seneki kasım ayında kendimi bıraktığım gibi bırakıverdim.

güçlü olmak ne allasen, mutlu olmak lazım…

o akşam ünsüz düşünür aradı beni, sesini, kelimelerini almayalı bir seneden fazla zaman olmuş. üzerimde haftaların yorgunluğu, kafamda kendi isyanımın yarattığı şaşkınlık, uyuşuk bedenim ve beynimle koltukta oturuyordum, telefon çalmaya başladı. ekranda ismi yazıyordu, şaşıramadım. 5 gün boyunca düşündüm; şaşırmayacak kadar eskimiş miydi benim için? sahi neden aramıştı ki?

beşinci günün akşamında sordum; “sahi, neden aradın?” cevap anlamsız geldi. altıncı günün sabahında kızdım. gerçekten herkes kafasına göre takılıyordu… son sözlerimden biri “ben seni unutmak için bir şahin parası verdim” kadar anlamsız bir şeyler olmuş oldu.

yedinci günün sabahı olmalı. “yeter” dedim. tünelin içi kapkaranlık, ben sebat etmek istemiyorum, bir yerlerde sevdiğim insanlar var, dünyada çok fazla sıkıntı var, ben böyle yaşamak istemiyorum… kendime faydam yoksa başkalarına olsun bari dedim…

33 geliyor, hayat çok fani, her şey geçiyor, herkes değişiyor, bir kez girdiğin nehre bir daha giremeyecek olmaktan da öte bir durum var ortada.

hepimiz ufacık birer insan evladıyız… pek de önemsememek lazım kendini.

 

 

 

Reklamlar

hayat, yıl dönünce değil sen değiştirince değişiyor…” üzerine bir yorum

  1. Ah o son cümleler.
    Gerçi sabahın şu saatinde okuduğum yazdıkların;”nasıl bir insan olmuş bu çocuk”dedirtecek kadar içimden bildiğim ama itiraf edemediğim gerçekleri yüzüme vurdu.
    Hep derim:”bilinmez bir köyde,ev işlerini tamamlayıp,kapı önünde koca bekleyen,akşam rutinini yaşayarak sabaha kavuşan bir kadın olsaydık.
    Meşhur olmayan düşünüre kulak vermeli,KESİN.
    Yazılarını okumaya zevkle devam edeceğim…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s