kader diyemezsin;

 

sen kendin ettin…

aralık ayının başı itibariyle işimle ilgili sıkıntılarım hızla zirveye doğru ilerliyor, ben de dikkatle izliyorum. neredeyse 1 senedir; iş – şehir – zihniyet üçgeninde derinden sorguladığım durumlar var. bu şartlar altında, 3’ünün toplamı hayatım ediyor…

ayın tam 10’u. şehirde yine bomba patlıyor, dolmabahçe. cumartesi gecesi, ben ofisteyim. neyse ki bro yanımda. ankara’dan şöyle bir mesaj alıyorum; “gel, patlayacaksan da burada patla”…

berbat bir hafta geçiriyorum. yaptığım işle sorunum yok, tersine gerçek ilgililerden övgüler almaktayım. sorunum bu değil zaten. beraber olduğum insanlardan beklentilerim var. öğretiler bu beklentilerin önüne ket vurmuş, herkes kendi götünü en rahat yere koyma derdinde… çok rahatsız oluyorum. davranışlardan, iş yapış şekillerinden, olmasını beklediğim bir takım ilkelerin ciddiye alınmamasından. eskiden olsa “bende bir sıkıntı var” derdim, şimdi hiç de öyle olmadığını biliyorum.

tenor

cuma günü. yorgun ve sinirliyim. karşımda biri ölçüsüz bir yorumunu 5.defa tekrar edince patlıyorum. dokuz senedir çalışıyorum, inanmasam da ast-üst ilişkisi kollarım; üstüm olan birine bağırıyorum. ilk defa. sonra suçlanıyorum. bana “kindarsın” diyip duran birinden, tövbe yareppim, 5 ay olmuş benle ilgili ufacık bir fikir bile geliştirememiş, hayat dersi alıp duruyorum. kendi yolunda machiavelli’yi iyi oynamış, karşılığını fazlasıyla almış. herkes hakkında, canının istediği her tanımı yapabileceğini, yaptığı tanımların da tamamının doğru olduğunu sanıyor, karşısındakini dinlemesi göstermelik.

bana küstahça “sonra instagram hesabında kendine duygusal android” dersin dediği an itibariyle kendisini hiç ama hiç ciddiye alamaz hale geliyorum. yok artık, oraya da giremezsin, orası tamamen benim… sosyal medya hesaplarım, blogum, evim, köpeğim bana ait; oraya kadar uzatamazsın elini kolunu. aynı akşam, bana “hiç doğru” gelmeyen bir iş yaptırıyor. salak gibi, yapıyorum. son salaklığım olsun inşallah.

eve geldiğimde bitmiş durumdayım, uzunca bir süredir onikiden önce eve gelemediğim için dağılmışım biraz, annem yanımda. “ya ben bunları çekmek zorunda mıyım?” diyorum. “istifa edeceğim”. bu şehirden de bıktım, hiçbir çabanın karşılığını vermiyor, buradan gideceğim… iki yer ismi anılıyor o gece, ankara ve akyaka.

içim dışıma çıkmış ağlamaktan, sakinleşmek için bir şeyler almış televizyona boş boş bakarak uyumaya çalışıyorum. telefonum çalıyor. ekranda yazan isim o kadar acayip ki ne içtiğimi bildiğim halde “ne içtim lan ben?” diyorum. şu yazımda bahsettiğim hikayedeki “asıl” adam arıyor. ulan sene geçmiş üzerinden, seneyi bile geçmiş…

“aradım ama kötü mü ettim?” diyor.

bilmem, hiçbir fikrim yok, kimin ne ettiğini anlayamaz haldeyim…

tenor1

 

pazar gecesi ankara’dan 3 işe başvuruyorum. aralarında “en çok istediğim” 1 tane var. salı arayıp skype üzerinden görüşelim diyorlar. tatlı insanlara benziyorlar, en güzeli de “kâr amacı” gütmüyorlar.

adam arayalı 5 gün olmuş. sürekli soruyorum; “ulan neden aradı onca zaman sonra”… akşam dayanamayıp arıyorum; “neden aradın?” diye soruyorum. söyledikleri çok anlamsız geliyor, samimiyetsiz buluyorum. 6. günün sabahında nihayet bir buçuk sene sonra bencillik raddesinde başına buyruk bir insan olduğunu kabullenebiliyorum.

ertesi gün o işten arıyorlar; “gel istersen bizimle çalış” diyorlar. önce “ben bir uyuyayım bunun üstüne, yarın size haber vereyim” diyorum, sonra kısa bir süre düşünüp neredeyse bir senedir sürekli uyuduğumu fark ediyorum, ne uyuyacağım allah aşkına, o gün istifa etsem 2 hafta sonra serbestim. daha ne kadar borç ödeyeyim? olmayan borçlarımı neden ödeyip duruyorum?

machiavelli’yi arıyorum, kendisi tatilde. “kusura bakma, rahatsız ettim ama önemli” diyorum. “kişisel bir karar aldım, işten ve şehirden ayrılıyorum” diyorum, bana bağırmaya çalışıyor. “kızarım ama ben” diyor, “vallaha kızmaya hakkın olmadığını düşünüyorum ama istiyorsan kızarsın tabi” diyorum. nelerden uzaklaşmaya çalıştığımı anlatabiliyor muyum?

giphy2

iki üç gün anlamsız bir “yaparsın – yapamazsın”, “gidersin – gidemezsin” muhabbeti dönüyor. ortamda kafalar o kadar karışık ki, işçi miyiz köle miyiz hakikaten belli değil. biraz hukuk bilmesen emekli olacaksın, onu bekliyorlar…

işi kabul etmişim, ankara’da bayram havası. sahi bunu anlatmadım, her şeyin başında aslında ankara’ya artık sevdiğim insanların olduğu yerde olmak istediğim için gidiyorum. ömrümün yarısı eden arkadaşlarım var orada; 16 yaşımda tanıştığım ve fiziksel olarak ne kadar uzaklaşsam da hiç kopmadığım… her şey bu kadar kötüyken, hayat bu kadar faniyken, harita üzerinde, sevdiğim insanların olduğu ve benim gidebileceğim tek yer ankara. açıkça itiraf edebilirim, o şehri hiçbir zaman sevemedim :) ankara’lı falan da değilim. ailem hep gezdiği için “hiçbir yer”li olamadım. liseye ankara’da başlamıştım, bir sene sonra yine tayin çıktı ama ben bu sefer gitmek istemiyordum, yatılı kaldım. işte o kalma kararım, hayatımın en anlamlı kararı olmuş olabilir. hayatıma giren ve bir daha çıkmayan en kalabalık ve en değerli grupla orada tanıştım.

geriye kalan bir hafta on gün benim için hem mutlu hem duygusal bir karambol. gideceğimi söylediğim insanlardan öyle güzel şeyler duyuyorum ki ben bile farkında değilmişim bir şeylerin diyorum.

son bir senedir ciddi emek ve para harcadığım, hayatımın en anlamlı yatırımı dediğim terapi sürecine de son iki seansı yaparak nokta koyuyorum. ilki çok ağlamacalı geçiyor, “giderim, gidemezsin” savaşını birden çok cephede verdiğim için üzerimde bir sinir harbi ve kabullenememe durumu var. olup bitenleri anlatıp sayıyor ve aynı zamanda itinayla sövüyorum. ayşegül, son bir senede istanbul’da benim için kalıcı ve anlamlı olan tek insan olabilir. hep dedim, “terapi yan gelip yatma yeri değil, öyle sandığınız gibi sizi sürekli rahatlatan bir insana gitme hali hiç değil”. belki de ilk defa sazı eline alıp, normalde çözmem için bana bırakır, dev bir rahatlama sağlıyor. gözlemlerimin, anlattıklarımın, kararlarımın tek tek üzerinden geçip “gitmek kolay değildir, isteyerek gidip yine de hüzünlenebilirsin de zaten aldığın kararlarda, alış şeklinde, olan biteni algılamanda hiçbir terslik yok ki” diyor. “değil mi yaa” diyorum. kendi kendime “evet anasını satayım, hepsinin de ….” diye tamamlıyorum. burada; şehre, yaşayış şekline, kararım konusunda bana gereksiz savaş yaşatan tüm taraflara ve olan bitene küfrediyorum :)

yılbaşından hemen önce çılgın bir işe daha imza atıyorum. gider ayak, anlamsız olacağını, ileriye taşıma konusunda çok sıkıntı yaşayacağımı bildiğim bir insanı hayatıma alıyorum. tam da bok gibi bir seneyi kapatırken, ufacık bir kutuda gelen ama kapağını açınca pandora’nın kutusu gibi olduğunu gördüğüm bir hediye almış oluyorum. hem bir çeşit trol hem de telafi ödülü gibi. havai fişekler, kıvılcımlar, erken bir yılbaşı kutlaması gibi, çok acayip şeyler oluveriyor. duygusal ve tutkulu adamımdır :)

yılbaşında ankara’ya gidiyorum. taşınma kararından önce yapılmış bu plan, ev bulma işini de aradan çıkarmamı sağlıyor. dönerken otobüsle yolda kalıp, -8 derecede donmak suretiyle almış olduğum farenjit mikrobuna yeniliyor ve hasta oluyorum.

döndüğümde bir kez daha pandoranın kutusuyla görüşüyorum. bu yazıda cismi geçip ismi geçmeyen adamdan beri o kadar temkinliyim ki sürekli el freniyle gidiyorum ama tamamen durmam da mümkün olamıyor. duyguların şelale olduğu sırada, pandoranın kutusuna “zaten az seçeneğimiz var” diyip ilkini söylediğim anda atlıyor; “evet, en doğrusu bence de bu”. A-HA. hahahaha. adam ikincisini dinlemiyor yahu. bir yandan da çok üzgün çünkü allaha inanmadığının farkında olduğu kadar kaderci olduğunun farkında değil. “benim başıma ne zaman iyi bir şey gelse, gerisi kötüdür, bir daha da benzeri bile olmaz” diyip duruyor. tuhaf bir ortak kararla, salakcım, ikinci seçeneği dinleseydin bari diyen içsesim baki kalacaktır, ebediyen ayrılmış oluyoruz.

giphy3

ev toplandı, eşyalar yüklenmeye hazır. iş yerinde atılacak bir kaç imza kaldı, kapatılacak bir adet su, bir adet de elektrik sözleşmesiyle ev sahibine anahtar teslimi… liseden beri yapmaya çalıştığım bir şey vardı, her ders için ayrı bir defter tutmak saçma geliyordu, hep “öğrenilenlerin hepsi birbiriyle bağlantılı olmalı, neden ayırıyoruz ki” diyip duruyordum. son bir ay itibariyle, hayatımın her bir köşesindeki dağınıklığı yavaştan toparladığımı hissediyorum. galiba tek bir deftere geçmeye çok ama çok az zaman kaldı.

hala sabah uyandığımda isyankar, öğlene doğru akli-selim bir kafayla takılıyorum. bugünlerde bunun sebebi, “allaha inanmayıp kadere inanan” herkes. sadece pandora için söylemiyorum, neden ve nereye gittiğimi öğrenen herkes “ah be, isteyip de cesaret edemediğim şeyi yapıyorsun” diyip duruyor. ben de kızıyorum açıkçası, kendinizden başka neyden korkuyorsunuz allah aşkına? çünkü bilmeniz lazım ki gerçekten “kader diyemezsiniz, siz hep kendiniz ediyorsunuz”. ayrıca kararsız kaldığınızda en kötüsünü düşünme yöntemi vardır ya; ayol başımıza gelenlerden daha kötüsü savaş zaten, ne kaybedeceksiniz?

bir sonrakinde ankara’dan bildiririm her halde. o zaman, şimdilik istanbul’dan yazılanlara bir nokta koyuyorum.

yahu, gerçekten hepimiz için hayırlısı neyse o olsun…

giphy1

 

Reklamlar

kader diyemezsin;” üzerine 4 yorum

  1. Öncelikle samimi yazın için teşekkür ederim. Nacizane önerim duyarlı sabrı azmetmen..Hayat bir varmış bir yokmuş..Sevgili Zeynep seni bilen bilir, bilmeyende kendisi gibi bilir. O yüzden hiçbir konuda düşünmeni ve hayatını kabusa çevirmenin bir anlamı yok bence..Evet işyeri kuralları..Hiyerarşiye uymak zorunda olduğumuzu da unutmamak gerektiğini biliyorsak, mesafeleri çok iyi dengede tutmasını bilmeliyiz..Bir işyerinden ayrılır, başka bir işyerinde aynı sıkıntıları yaşayacağımızda malum..Sevgiyle kalın sevgili Zeynep..

    1. Selam Yakup, teşekkürler :)
      Anladığım kadarıyla “sebat etmeyi” önerenlerdensin. Ben, likayata ve usta çırak ilişkisine değer veren bir insanım. Bizler haksızlıklara, ben yaptım oldu efendimlere, işin içinden çok ambalajına bakmacılara sebat ettikçe, bunlar düzelmez. Liyakattan öte laf çevirmeye bakan insanlarla ya da bana bir şey öğretmeyip yaptığım işin ekmeğini yiyen, dönüp de bana hakkımı vermeyen insanlarla da bundan sonra inşallah işim olmaz.
      5 sene sebat ettiğim bir banka deneyimim var, hala ilk yöneticimi bana öğrettikleri için saygı ve sevgiyle anarım.
      Benim de sana nacizane önerim, hak etmeyen insanlara değer verip işlerine yardımcı olmaya devam etmemen olacaktır. Karşındaki insana kendini bir kez anlat, baktın “he” deyip geçiyor ama hiç de salladığı yok, uzaklaş oradan. Eminim kimseye bir borcun yok :)
      Memleketçe başımıza ne geldiyse liyakattan çok laf kalabalığına verilen primlerden geldi, aman diyeyim…

  2. Teşekkür ederim sevgili Zeynep. Çok haklısın. Dediğini inşallah gerçekleştirmen dileğimle..Size bir şey öğretmeyip, yaptığınız işin ekmeğini yiyen ve hakkını vermeyen kişilerle yolunuz kesişmez. Yolunuz açık olsun sevgili arkadaşım Zeynep. Başarılar. Sevgiyle kalın.

  3. Anne kontenjanından deme sakın…
    Güzel çok güzel.
    ”BEN ZEYNEP’in ANNESİYİM” derdim ya,De….
    DE işte….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s